Sándor Márai ile Mumlar Sönünce ile tanıştım. Tanıştığımıza çok memnun oldum. Romada onur, sadakat, ihanet ve dostluk üzerine ağır ama zarif bir yüzleşme anlatıyor. Yıllar sonra gerçekleşen bir buluşma, hesaplaşmaya dönüşüyor. İki dostun arasındaki kırılmalar, konuşulmayan duygular ve sınıfsal uçurumlar metnin derinliklerinde yankılanıyor. Kitap, sadece iki kişinin hikâyesi değil; aşkın, dostluğun ve insanın kendi iç gerçeğiyle yüzleşmesinin romanı. Márai’nin dili dingin ama keskin; okurun kalbine ağır ama gerekli sorular bırakıyor.
Kitapta işlenen çok ilginç fikirler var. Bunlardan beni en çok etkileyeni kitaptan yaptığım bir alıntı ile aktarmak istiyorum: … ruhun derinleriden bir sancı saklıydı: Olduğundan farklı olma arzusu. Bu, bir insanın kaderden yiyebileceği en büyük silledir. Olduğundan farklı olma arzusu: Kalpte yanan hiçbir arzu daha acı verici olmaz. Çünkü insan hayata ancak kendi kendisi ve dünya için taşıdığı anlamla uzlaşarak katlanabilir. Nasılsa öyle olduğu gerçeği ile uzlaşmalı ve bu bilgece davranış için hayattan övgü almayacağını, kibirli, kel ya da göbekli olduğunu bildiği ve buna katlandığı zaman göğsüne madalya takılmayacağını bilmelidir… İnsan katlanmak zorundadır, işin bütün sırrı budur. Kendi karakterine, kendi tabiatına katlanmak zorundadır. Çünkü ne tecrübe ne de kendi eksiklerine, şahsi menfaatlerine ve açgözlülüğüne dair iç görü bir şey değiştirir. Arzularımızın dünyada tam bir yankısı olmayışına katlanmak zorundayız. Sevdiklerimizin bizi sevmemesine ya da umduğumuz gibi sevmemesine katlanmak zorundayız. İnsan ihanete, sadakatsizliğe katlanmak zorunda; ve son olarak, ki bütün görevlerin en zoru, birisinin karakter ya da zeka yönünden kendisinden üstün olmasına katlanmak zorunda…
Sándor Márai kulağıma bu ve bunun gibi pek çok sır fısıldamış gibi hissediyorum.