Puan vermedi·128 syf.··Beğendi
· “Bir kadının hayatının her an suç mahalline dönüşebileceğini biliyorduk. Burası bizim suç mahallimizdi.”
Evet, burası Strega. Dağların arasında bir köy. Bir vapurun işlediği, kara bir gölü ve felç edici bir sessizliği olan bir yer.
Hikâye, Alpler’in eteklerinde, dışarıdan bakıldığında ihtişamlı ama içeride boğucu bir otelde geçiyor. Buraya çalışmak için gelen genç kadınlar, yalnızca çamaşır katlamıyor, yalnızca oda temizlemiyorlar. Her gün, görünmeyen bir ağırlıkla, bastırılmış bir sıkışmışlıkla var olmaya çalışıyorlar. O sessizliğin içinde büyüyen, adını koyamadıkları ama her satıra sinen bir huzursuzluk var.
“Bu uzun hayata nasıl dayanacaktım, her sabah kadın olmaya hazırlanılan hayata.”
Roman ilerledikçe, bu sıradan görünen düzenin altında bir şeylerin kıpırdadığını seziyorsunuz. Derinlerde bir kırılma, bir sızı var. Ve bir gece, düzenlenen garip ve taşkın bir eğlencede o kırılma su yüzüne çıkıyor. Gerçeklik yerinden oynuyor. Ne düş ne hakikat belli artık. Ve sonra… o an. Ayin gibi bir sahnede, bir bebek ölüsü bulunuyor. İşte o noktada hikâye başka bir karanlığa geçiyor.
Metnin dili baştan sona sarsıcı. Ve çevirmen Ali Arda sayesinde bu yoğunluk Türkçede de aynı etkiyle hissediliyor.
Bu ülkede kadın olmanın ağırlığı, her geçen gün biraz daha derinimize işliyor. Bu yüzden bu hikâyeye uzaktan bakmak, yalnızca bir kurgu gibi görmek mümkün değil. Keşke öyle olsaydı diyorsunuz ama olmuyor. Bazı sayfalar gelip içinize oturuyor, çünkü fazla tanıdık.
Yazarının ilk romanı olan Strega, hem çarpıcılığı hem de taşıdığı hüzünle çok derinlerden dokundu bana. Sonlara doğru içimde bir şey düğümlendi. Bazı cümlelerde durdum, öylece kaldım. Gözüm satırda takılı kaldı; ama kalbim başka yerlerdeydi; belki de artık yalnızca manşetlerde anılan o kadınların yanında: Narinler, Münevverler, Hannalar, Zöhreler, Berfinler, Özgecanlar…
Affetmeyin hiçbirimizi.