Çok sevdim, ama keşkeli. Hikâye, Bell’in yakın zamanda kocası ve iki küçük oğluyla birlikte taşındığı Batı Berlin’deki evde mutfak zemininde oluşan su birikintisiyle başlıyor. Su taşkını, duvarlardaki çatlaklar, nemli döküntülerle; dağılan, cinsiyet rollerinin yıprattığı evliliği ve bölünmüş emeğin ağırlığı altında beli bükülen kendisi arasında bir köprü kuruyor önce. Konuşulmayanlar yüzeye çıkmıştı belki diye düşünüyor; ilgisizliğin nemli izleriydi bunlar ya da hatta su değil, birikmiş öfkelerdi taşan.
Bu köprü yeterince şahane kurulmamış gibi bir kat daha çıkıyor sonra yazar. Kişisel deneyimlerini, Berlin’in tarihi ve kültürel yapısıyla harmanlamaya başlıyor. Hemen evinin önünden akan Landwehr Kanalı’ndan yüzerek geçen Rosa Luxemburg’un cesedini gören Berlin de, tıpkı onun gibi bastırılmış travmaların ve kişisel kayıpların iç içe geçtiği bir baş karaktere dönüşüyor.
Tabu kadastro belgelerinden şarkılara, filmlerden kitaplara ve hatta kehanetlere kadar Berlin’le ilgili her şeye bakıyor. Ve öyle incelikli yapıyor ki bunu, ya hepimiz yapsak bunu diye sormadan edemiyorum. Pencerelerimize biraz daha yakın otursak, şehirlerimizin altından geçen suların anlattıklarını dinlesek, geçmişin hayaletlerini yakına çağırsak, içimizdeki çatlaklarla daha iyi baş edebilir miyiz acaba diye. Sonra, bizim evlerimizin, şehirlerimizin hafızasının nasıl harap edildiğini hatırlayıp kahroluyor insan.
Belki de Bell’in yaptığı tam da bu yüzden önemli; kişisel olanla toplumsal olanın, geçmişin hayaletleriyle bugünün çatlaklarının iç içe geçtiği o ince çizgide yürüyebilmek, bastırılmış olanı görünür kılmak. Ve kim bilir, biz de kendi hikayelerimize, şehirlerimizin kırık dökük hatıralarına bu gözle bakmayı deneyerek, hem kendi iç sularımızla yüzleşmenin yollarını bulabilir, hem de yaşadığımız yerlerle daha dürüst bir ilişki kurabiliriz.
Keşke’si..Hiç merakım olmadığı için belki, feng shui’den bahsettiği yerlerde çok sıkıldım. Konudan uzaklaşıyor, kendi hikâyesiyle şehrin hikâyesi arasında kurduğu dengeli akış bozuluyormuş gibi hissettim. Sanki yeni tanıştığınız biriyle nefis bir sohbete başlamışsınız, hayata tam da sizin gibi bakan biri olduğunu düşünürken, ‘senin yükselenin neydi’ diye sormuş gibi. Bu kısım epeyce bireysel elbette; konuya ilginiz varsa size aynı tadı vermez.
Yasemin Çongar çevirisi