Puan vermedi·256 syf.··Beğendi
· Jean Baudrillard, tüketim toplumu eserinde “tüketim” kavramını yalnızca ekonomik olarak
değil, aynı zamanda kültürel ve sosyolojik boyutlarıyla ortaya koyar. Ona göre tüketim,
ihtiyaçları karşılamaktan çok, sosyal kimlik oluşturma sürecine dönüşmüştür. Eserde
tüketimin sadece bireyin davranışlarını değil, düşüncesini, statüsünü ve özgürlüğünü
belirlediğini vurgular.
Baudrillard’a göre tüketim, yalnızca ihtiyaçların giderilmesi değildir, aynı zamanda
“anlam üretimi” sürecidir. İnsanlar tükettikleri ürünlere göre konumlanır, yaşam tarzlarını ona
göre belirlerler. Kitabında şöyle der: “Tüketim, nesneler yoluyla bir dünya görüşünün
sistematik bir biçimde okunması ve dile getirilmesidir.” Bu cümlede demek istediği, tüketim
yalnızca maddi değil, simgesel bir eylemdir. Tüketim toplumunda birey özgür olduğunu
zanneder, çünkü istediğini seçebilir. Ama Baudrillard bu seçme özgürlüğünün bir yanılsama
olduğunu düşünür. Çünkü seçenekler bireyin kontrolünde değildir; sistemin önceden sunduğu
sınırlı seçeneklerdir. Örneğin bir şampuan almak istediğimizde istediğimizi seçmek bir
özgürlük değildir; çünkü marka, reklam, koku, ambalaj gibi belirli sembollere göre
yönlendirilmiş bir tercihtir. Baudrillard tespitini kitapta şu cümleyle özetler: “seçme
özgürlüğü, bireyin kendi ihtiyaçlarını değil, sistemin dayattığı anlamları seçmesidir.”
Kitabında reklamların ve medyanın bu süreçte nasıl etkili olduğunu inceler. Ona göre tüketim,
bilinçli bir ihtiyaçtan çok reklamla yapılmış yapay arzulara dayanır. Bu durumu şu cümleyle
açılar: “ihtiyaçlar, nesnelerle birlikte değil, sistemle birlikte gelir.” Yani nesneler tüketim için
bir araç değildir, çoktan anlam yüklenmiş simgelerdir. Örneğin, bir telefon aldığımızda son
model almak istememiz, sadece iletişim kurma ihtiyacıyla açıklanamaz; aldığımız telefon
sosyal çevremizi, maddi gücümüzü ve teknolojiye olan ilgimiz gösteren bir semboldür. Yazar
ayrıca her şeyin “gösterge değeri” taşıdığını söylüyor. Kitapta şöyle der: “nesneler artık
sadece kullanmak için değil, göstermek içindir.” Bu durumun en belirgin olduğu alan
modadır. Der ki: “bir şeyi giymek, aynı zamanda o şeyi temsil eden kültürel yapıyı
giymektir.” Bu cümlede anlatmak istediği tüketimin kültürel kimliklerimizi şekillendirdiğidir.
Kısacası anlatmak istediği, birey artık yalnız tüketici değildir, göstergeler dünyasındaki pasif
bir figürdür. Tüketmek yaşamakla eşdeğerdir ama bu yaşam artık anlama dayalı değildir,
gösteriye dayalıdır.
Bence bu eser günümüzün gerçeklerini gözler önüne seriyor. Artık tüketimimiz nesnelere
yönelik değil, anlamlara yöneliktir. Modern dünyada her ne kadar özgür olduğumuzu
düşünüyor olsak da aslında sistemin sunduğu seçenekler arasında kısıtlanıyoruz.
Baudrillard’ın ifadesiyle: “ Tüketici, bir nesneyi değil bir anlamı satın alır; bir işareti, bir
ayrımı, bir kimliği.” Bu eser bize tekrar tekrar bir soruyu düşündürüyor: gerçekten ihtiyacımız
olan şeylerimi tüketiyoruz, yoksa kim olduğumuzu göstermek için mi sürekli yeni şeyler
alıyoruz? Yazar bu soruya hayatın içinden cevaplar veriyor, reklam, giyim, kahve, telefon gibi
örneklerle. Bunlar arık kimlik kartı işlevi gören nesneler haline gelmiştir. Değindiği bir başka
nokta, bireyin dayatılan imajlara göre yaşamasıdır. Bu durumu “simülasyon” kavramıyla
açıklar: Artık gerçek olan değil, gerçeğin yerine geçmiş göstergeler dünyası vardır ve bu
dünya bireyi hem doyurur hem de yorar. Çünkü tatminin sınırı yoktur; arzular sürekli yeniden
üretilir. Bu yüzden tüketim toplumu bireye sürekli “mutluluk vaadi” sunar ama bu mutluluk
hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmez. Sonuç olarak okurken gördüm ki , bu eser bizi
kendimizle yüzleştiren bir aynadır. Bana tüketim alışkanlığımı sorgulattı ve şunu anladım,
tükettiklerimiz artık bize kim olmak zorunda bırakıldığımızı anlatıyor.