Gönderi

Karanlıkta Kalan Aşklar, Göçük Altında Kalan Emeller
9/10
·556 syf.··
2025 17. kitabı
·
46 günde okudu
·
Okunma: 22 Mayıs 2025 00:00
Okurken yer yer nefessiz kaldım, yer yer de gözlerim doldu. Öyle bir deneyimdi ki, karşıma çıkan bu sarsıcı realistik doz karşısında bilincimi kaybedecek gibiydim. Emile Zola'nın çarbıcı ve acımasız diliyle yüzümü madende yükselen suların içine, kanların olduğu yerlere, ölülerin diri diri yakılıp gömüldüğü göçeklere gömdü adeta. Siyasal bir bakış açısı sunmadan, olaylara müdahil olmadan, soğuk ama mercek altına alan bir anlatımla bizi gerçek denen garabetle buluşturdu Zola. Evet, gerçekte halen de var olan şeyler, kurgu olsa da gerçekteki hadiselerin yanından bile geçmeyecek sarsıcı gerçekler. Etienne Lantier denen gencin çırpıntılarıyla başlıyor roman, kayıp kayıp dolaşıyor gecenin köründe, mekanist sıfatıyla kendine bir iş yakıştırmanın peşinde, ailesine bir lokma götürmenin derdinde, ama nerede o hayat... Gitmiş işe başlamış dünyanın en anti-insani mesleğine: madencilik. Madencilik denen sektörden hep nefret etmiştim. Ta Soma faciasından beri kin doldum bu maden işletmeci burjuvalara. Ki benim muhalif yapım da o zamanlar şekillenmişti. İşçilerin güvenliğini sağlamayan devlet yok olsun. Hani seçimler kazandınız ya, işçi kesimin oylarını ve gönlülerini kazandınız ya, keşke bu sevgiyi karşılıksız bırakmasaydınız. Ne keşkesi be! 301 ölü ve daha diğer facialardan bahsetmiyoruz bile. Bunların vebali sizlerin üzerinizde, er ya da geç devran dönecek, göçüğün enkazında sizler kalacaksınız. Etienne tam bir devrimci ruhuyla, işçileri hayvan yerine koyan bu düzene ateşi yakmıştı. Ama ne işçilermiş be! Bize böyle dirençli, sinirli işçi kesim lazım idi. Adamlar ölmeye razı teslim olmak yerine. Kaç ay sürerse sürsün, direnmeye devam dediler. Zayıf düşenler, kendi yararının peşinde koşanlar olmuştur ama kendi öz mahallelerinden geçmeyecek kadar rezil konumdalardı toplumda. Bana bugünlerde yapılan boykot eylemlerini çağrıştırmamış değil. Greve katılan madencilerin , maden maden gezerek kapattırmaları mesela, tıpkı üniversitelilerin eylemleri gibi, tabi üniversiteliler küçük burjuva olmasaydı. Ama, eninde sonunda, işçiler güçsüzdür. İster tanrı liderlik etsin onlara, ne yarar? Üstteki konumların yine alternatif çözümleri var. Yabancıları iş başına getirdiklerinde mesela, o kadar yardı ki bu eski madencileri, satılmış gibilerdi. Farkındalığı oluşturmaktan başka bir işe yaramamış belli ki o koskoca grev, ama yine de bir uyanıştı, millete uyanış yeter demedik mi? Etienne mutsuz ayrılmazdı yoksa Paris'e doğru, göreceli bir zafer olmasaydı. Neyse, siyasete daha fazla derinleşmeye gerek yok, zira siyaset gerçek değil, Zola bize 'gerçekleri' sunmuş romanda. Üst üste yatan kalabalık bir aile, aydın bir gencin de liderliğe yükselişi. Öteki liderlerin kıskanç tavırları, liderler arası rekabet, ve devrimci karakterin belagatli hitabet becerisi. Tıpkı bizim eskide kalmış, unutulmuş solcu buhranı gibi. Bak dolanıp dolanıp yine siyasete, tarihe varıyor iş. Bir de, romanda satırların arasında, arkasında, devrimcinin ruhunda dolaşan bir aşk olayı vardı, Catherine ve Etienne. Bu gün ışığı görememiş aşk. Hasretle kaybolan aşk. Bakın burada gözler dolar, çünkü o kadar acı bir gerçek ki, itiraflarını maden göçüğünün karanlık, kanlı suların yüzeyinde yapmak zorunda kaldılar. İtiraf işte, ucu karanlıkta başlayan ve biten bir eylem, eylemlerin en zoru da. Kitap uzundu uzun olmasına da, karakterlerin sindirilmesi açısından pek elzem bir şeydi. Rüyana girecek ilginç karekterle doluydu zaten kitap, hepsinde de bir insanlık doğası vardı, burjuvazi kesim bile, nefret kusacak biri yoktu haliyle. Bu uzun deneyimim bezen duraksamlara maruz kalsa da, kitabın raftan inememesi gibi şiddete maruz kalsa da, final bölümleri bana 'iyi ki kesmedim okumayı' dedittirdi. Öyle trajik bir finali var ki kitabın, grev devrim mevrim derken olay 'insanlığa' döndü. Siyaset, sınıf ayrımı, rekabet, kıskançlık herkesin dilinden düşmüştü bir anda. İşte bu bölümleri okurken beynim bulanıma girmiş. Zira bizim milletçe bir travmamız vardı, deprem. Bir hafta önce yemek yediğin arkadaşın enkazın bilmem kaçıncı katı altında kalması, onu kurtarmak için süren günlerin bulantısı, ölüm haberinin de öbür günlerimize lanet gibi düşmesi. Bana yazı diliyle sinematik bir deneyim yaşattı Zola. Etienne, Catherine ve Chaval üçlüsü arasındaki atışmalar ve sarılmalar, suçlar ve cezalar, gurur ve önyargı... Ölüm ve yaşam, hasret ve pişmanlık... Etienne'nin kurtulurken ki onun ve Negrel'in ağlaşmaları ise beni bitirdi. Hani o nefret kustuğumuz Paul Negrel, Etienne'nin davasına kurşunları sıktıran o mühendis! Bir anda aydınlanmış mı içinde insan olma dürtüsü? Yoksa hep var mıydı? Etienne'yi sağ görür görmez ağlaması, beni ağlattı, duygulandırdı, ve kalbimi mahvetti. Kalbim mahvoldu yandı kül oldu derken, çalışmalara dönen Maheude'nin kendi küçük çocuklarını yanına almasıyla ilgili sözleri beni sonsuz bir duygusal komaya soktu: "Büyükleri burada öldü, sıra küçüklerde". Kapitalizm nesilden nesle aktarılan vahşetmiş ya, öyle bir kadere mahkumiyetine teslim olmuş bir annenin sözüydü bu... Son bölümde, Etienne gönlünden uzak, ki gönlü boşalmıştı, Paris'e yola çıkmak suretiyle gezdi son defa Montsou'yu. Kafasında türlü rüya ve düşler, sönmemiş ya devrim ateşi içinde, boşalmış olabilir gönlü kasvetli havadislerin getirdiğiyle, ama kaybolmaz asla zulme olan dinmeyen kini. Etienne'ye kaldırıyoruz...
Edebiyat
GerminalEmile Zola · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201914,3bin okunma
·
83 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.