Gönderi

7/10
·768 syf.··
2025 47. kitabı
Herakleitos; Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” demiş. Zaman, mekan ve olgular değişim gösterebilir. Kişilikler ise ortamdan ortama değişir, geldiği yerin evvelini unutursa orada değişim yoktur, kişinin kişiliğinde eksiklik ve başkalarının sözleriyle hareket etme vardır.. Türk düşünce hayatını bir bina olarak görürsek bu bina için her bir tuğla koymuş ilim(bilim) adamının bir payının oldığu gerçektir. Yalçın Küçük Hoca aydın olarak belirttiği düşünen insanların tarihini Osmanlı'nın gerileme döneminden başlatmış olması İmparatorluğu kurtarmak için 3. Selim'in başlattığı Nizam-ı Cedid, yani Yeni Düzen anlamını taşıyan sistemi Osmanlı Devleti'nde kanayan yara haline gelmiş, müsterih, baldırı çıplak, askeri nizam ile ilişiği olmayan, haydut, erazil, faiz yiyen, savaş meydanından kaçan zavallı bir görünüme sahip bir yapıda olan zihniyeti değiştirmek için kurduğu düzenin adıdır ve bu değişim askerin ıslahına ve yenileştirilmesine karşılık geliyordu. Her değişim fen dünyasında, sanat dünyasında, askeri dünyada eskiler tarafından iyi görülmez ve buna karşı bir cephe almak için tutucu tavır sergilemekten kaçınmazdır. Osmanlı Devlet Aklı gerileme ile elinde bulundurduğu gücün gitmesini istememektedir. Bu gerilemenin ise ordudan dolayı olduğunu düşünmeleri, girilen savaşlarda seyfiye( askeri) sınıfı ve kalemiye ( bürokrasi, diploması) sınıfı erbabından kimselerin lahiyaları ile rapor haline getirilerek Sultan'a arz ediliyordu. Ordu'nun kötü halde olması eskinin artık işlevselliğini kaybettiğini yeni bir düzenin (nizamın) gelmesi kaçınılmaz olarak görüldü. Türk devlet aklında halk-ordu= devlet demek olduğu Türk ananesinde bilinmekteydi. 3. Selim Han Hazretleri'nin kurmak istediği düzen Nizam-ı Cedid yeniçeri ve gücü bırakmak istemeyen seyfiye, kalemiye ve ilmiye sınıfları içinde istemezük zihniyetine çarpmış, yenileşme hareketi başladığı gibi bitmiştir. Kahtı rical denilen bir söz vardır bu söz maalesef hem bazı Osmanlı Padişhları, bir çok ilmiye, seyfiye ve kalemiye sınıfı erbabı insanları için söylenebilecek bir sözdür. 3. Selim iyi yetiştirilmiş olmasına rağmen İyi bir şâir, iyi bir tamburî, iyi bir neyzen ve iyi bir hânende olması onun iyi işler yapacağı anlamına gelmiyordu çünkü Sultan Selim'de zaafa varacak kadar bir yumuşaklık ( acziyet) vardı, dünyada gelişmenin motoru batı aleminde idi, devletinde de batıcıluığın yerleşmesini istemişti. Türk atasöz ve deyimlerinde güzel ve anlamlı bir atasözümüz vardır: " Evdeki hesap çarşıya uymaz " diye, evet kurmak istenilen düzen çarşıya uymadı, yeni ordu kurulamadı, gerileme dönemi yavaş yavaş çökme dönemine evrilerek süregeldi. Yalçın Küçük hoca Türk düşünce hayatını yenileşmenin ilk adımı olan Nizam-ı Cedid ile başlatmış olması düşündürücüdür. Beş ciltlik bu ansiklopedik bilgi deryasından onlarca not almış olarak yorumlarda bulunmak istemem seriyi bitirdikten sonra gözümde bu seriyi okumaktan daha zor hale getirdi her ne kadar hocanın yazdıklarını tez kendi fikirlerimi de antitez olarak düşünülürse ortaya yeni bir fikir( sentez) çıkması sevindirici olarak görülmesini arzu ederim naçizane. Her yeni fikir eskiyi rahatsız eder. Yeniyi ortaya koymak için eskiyi iyi bilmek gerektiğini düşünürüm. Eskiyi bilmeyen yeniyi kurmak için ortaya ileri sürdüğü tez gerçekçi değildir. Dün geçti, orada yaşadıklarım bir anı olarak kaldı, bugün ise dünden bir parça ile birlikte günün getirdiklerini ile yaşiyorum, ertesi gün (gelecek) ise benim için bilinmiyor. Gelecek bilinmez olarak görünse de, bizleri daha iyiye götürmesi için, dünden bir parça, yaşadığım andan bir parça ve hayal ettiğim( ütopyadan) gelecekten bir parça ile gerçekleşecektir. Düşünen insan yalnızdır. Bu yalnızlığın içinde yaşadığı toplum içinde Iyiye hizmet ettiği kadar kötüyeye de hizmet eder. Ortaya konulan fikirlerin bizden olması için yerli ve milli görünmesi gerçeği vardır. Kökü dışarıda olan ideolojilerin Türk düşünce hayatını geliştirdiği kadar zehirlediği gerçeği vardır. 1789 Fransız ihtilali dünya siyasetine milliyetçilik akımlarını saçtığı yıllar olarak görüldü. Osmanlı Devleti'nin gerileme dönemine denk düşen bu olay parçalanmayı hızlandırıcı bir etkisi altına almıştır. Ordu perişan bir halde, milliyetçilik akımları Avrupa özelinde imparatorluk içinde yaşayan hakları emperyalist güçler eli ile zehirlemiştir. Bir taraftan emperyalist İngiltere ve Fransa, diğer taraftan kuzey komşumuz Rusya, diğer taraftan İtalya ve Almanya etkisi ile ihtilaller, devrimler, ayaklanmaların ardı ardına yaşadığı dönemleri yaşayan Osmanlı Devleti bir çok çareye başvurmuştur. Aydın Küçük hocanın putları yıkıyoruz adlı bir eseri vardır. Bu eserin içeriğini bilmiyorum lakin ismi hoşuma gittiği için, bugüne kadar söylenemeyen sözleri dermeyan ettiğidir. Yüzlerce kâmâlizm içerikli bu cenahın kanonik eserlerinin yazmaktan imtina edeceği şekilde konulardan bahseder. Bunlardan en tuhaf, ilginç, sıradışı diyebileceğim tarzda yazımı bir çoğunun yazmak istemediği veya istese de yazamayacağı şekilde belirtmesi putları yıkan cinstendir. M. Kâmâl, 2 . Abdülhamid'in öğrencisidir Ondokuzuncu yıl ve Yirminci yüzyıl içinde söyleyebilecek insanın olgunlaşma evresi bu çağın getirdiği bir olgudur. Bu yüz yıllar yoksulluğun, kıtlığın, kuraklığın, savaşların, ölümün kol gezdiği zamanlardır. Hayat insanı bu yaşadıkları menfi durumlar karşısında olgunluk evresine erken getirmiştir. Osmanlı Devleti'nin yıkılma dönemine denk gelen M. Kâmâl ve silah arkadaşları yeri geldiği zaman asker, yarân, baba, abi, komutan, sırdaş, ev arkadaşı gibi farklı kimliği yeri geldiğinde hepsine bürünmek gibi mental yükü sırtına alan kişiler tabii ki de erken yaşta olgunlaşmıştır. 2. Abdülhamid Han, Ondokuzuncu yüz yılın son yıllarına kadar emperyalist dünyada, Türkiye'de de çok büyük bir sultandır, prestiji yüksektir. Devleti yıkılmakta olan birisi olarak denge siyasetini ustaca kullanması, dünya siyasetini iyi okuduğunu gösterir. Başa geldiği zamandan tahtan ayrıldığı zamana kadar devleti ayakta tutmuştur. M. Kâmâl için ikinci ciddi çıkışı olan Sultan Hamid zamanında her hangi gizli cemiyette yer almadığı tezidir. Kâmâlist tarihçilere göre ise, özgürlüğüne düşkün vatan sevdalısı Kâmâl bir an önce devleti yıkılmaktan kurtarma cenderesine ön alarak ilk görev yeri Suriye'de " Vatan ve Hürriyet " örgütünü kurduğu yönünde beyanlarıdır. Yalçın Küçük hocaya göre bu bilgi safsatadır. 31 Mart Vakası olaylarını bastırmak için Rumeli'den gelen Hareket Ordusu İttihat ve Terakki Cemiyetine bağlı genç subayların içinde de M. Kâmâl görev aldığına dair herhangi bir fotoğraf, kanıt veya belge yok olduğudur. Kâmâlist tarihçilere göre ise Haraket Ordusu'nun isim babası M. Kâmâl'dir. Burada ciddi bir çelişki vardır, M. Kâmâl Hareket Ordusu'nda görev almıştır diyenler, bu görev grubunda yer almadı diyen bir kişinin beyanları vardır. Hareket Ordusu'nda yer almayan M. Kâmâl, İkinci Abdülhamid hayranıdır. Osmanlı Devleti birinci Cihan Harb-i ile yıkılmış, kurtuluş savaşından ağır yaralı çıkan millet-ordu yeni bir yol haritası üzerinde savaş esnasında da, savaş sonrasında da projeler üretmiştir. M. Kâmâl''in kurduğu Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti parti gibi hareket eden ama partide olmayan bir hareket olarak yeni devletin kurulması arifesinde tutkal görevi görmüştür. Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri bölgesel olarak ortaya çıkması bu hareketin kurucusunun birden çok olduğunu gösterir. Bu hareketin tek çatı altında toplanması ve partileşme evresine geçişi için adımları atan M. Kâmâl ve arkadaşlarıdır. Parti tek başına hareket kabiliyeti olmayan kurulları da bulunan, seçim bölgelerinde de parti için mücadele eden delegeler gibi farklı fraksiyonları da içinde barındırması partinin bir bütün olduğu gerçeğini ortaya koyar. Mustafa Kemal ve arkadaşları yaptıkları çalışmalar sonucu Türkiye'nin yönetim şeklinin Bâtılı Devletler'de de zuhur eden yönetim şekli olan cumhuriyet olduğuna karar verildi. Nihayetinde 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan edildi. Yeni bir program, yeni kadrolar, yeni yasa, yeni ideolojinin ortaya çıkması ve ileriye doğru gidilebilmesi için zorunluluklar belirdi. Yeni Türk devletinin ilk anayasası 20 Ocak 1921'de kabul edildi. Kabul edilen bu anayasa, olağanüstü bir dönemde hazırlanmış kısa ve öz bir anayasa özelliği taşımaktaydı. Türkiye Cumhuriyeti'nin tek yumuşak ve tek çerçeve anayasası olan Teşkilât-ı Esasîye Kanunu'nda yapılan değişikliklerle devletin rejimi, dini, dili, başkenti, başkanı gibi unsurlar belirlendi. Esas soru şu şekilde 1921 Anayasası var iken üç sene sonra 1924 Anayasası neden yapıldı. M. Kâmâl TBMM'de anlaşmakta zorlandığı vekiller olması durumuyla karşı karşıya geldiği için alelacele bir karar alarak meclisi yenilemek için çaba gösterdi. Meclis aritmetiğinin değişmesi 1921 Anayasasının TBMM'de rahatça hareket etmesini sağlamıştır. Türk Devleti'nin Anayasası olarak kabul gören 1924 tarihinde kabul ettiği Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Milli Mücadelenin başarıya ulaşmasının, ülkenin bağımsızlığını ve egemenliğini Lozan Antlaşması ile bütün dünyaya kabul ettirmesinin anayasal simgesi gibi görünmesine sebebiyet verdi. Bir antlaşma düşünün ki, başka devletlerin onayına tabiî olarak devlet olduğunuz tescil ediliyor. Lozan Antlaşmasını, Türk devletinin tapusu olarak gören bir zihniyet, özgür olduğunu iddia edemez çünkü bağımsızlık bir başka devletin vermesi ya da antlaşma ile kazanılmaz, kan döküleceğini, can verileceğini bilerek kendi hakkı ile alır. Lozan Antlaşması'nın kabulü ve muhaliflerin olmadığı bir ortamda devrimlerin rahatça yapılabilmesinin önü açılmıştır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti emekleme çağında olması yeni atılımlara ihtiyaç duyması gerekliliğini gösterdi. Osmanlı Devleti'nin yıkılma dönemine denk gelen İkinci Abdülhamid Han atalım yapması gerektiğinin farkında olması bir sistem kurulmasını, bu sistem için insan kaynağı, hammadde kaynağı gereksinimlerine ihtiyaçı hasıl oldu. Eğitimde yaptıkları iyi olmasada ihtiyaçlara cevap verecek nitelikte olması o günün şartları için olumludur. İkinci Abdülhamid Han zananında açılan okullardan bir kaçı şunlardır: " Mekteb-i Mülkiyye, Mekteb-i Hukuk, Sanâyi-i Nefîse Mektebi, Hendese-i Mülkiyye, Dârülmuallimîn-i Âliye, Maliye Mektebi, Ticaret Mektebi, Halkalı Ziraat Mekteb-i Âlîsi, deniz ticareti, orman ve maâdin, lisan, dilsiz ve âmâ mektepleriyle Dârülmuallimât ve kız sanayi mektepleri, fen ve edebiyat fakültelerinden oluşan Dârülfünun " hep Abdülhamid döneminde açılmıştır. Sağlık alanında yaptıkları ise cumhuriyet devri için bir örnek teşkil etmiştir. Türkiye'nin ilk çocuk hastanesi olan Hamidiye Etfal Hastanesi, İstanbul'un Şişli ilçesinde açılması bugüne kadar devrim niteliğindedir. Devlete önemli bilgiler sunan bugünkü ismi ile Milli İstihbarat Teşkilatı'nın öncüsü olan Osmanlı Devleti'nin ilk ve tek hafiye teşkilatı Abdülhamid Han tarafından kuruldu. Posta ve Telgraf Mektebi de bu dönemde kuruldu. Osmanlı'nın ilk anayasası olan Kanun-i Esaside bu dönemleede ilan edildi. Türk Devleti, Osmanlı Devleti'nin bir devamı ise ki öyledir yenilikçi atılımlar bir çok kâmâlist tarihçiler tarafından kabul görmemeleri tarihi hakikatleri çarpıtmalarına ve bu devrimleri görmemesine yol açar. Yeni düzen kuran kişiler, eski düzenin kötü olduğuna kendilerini inandırdıkları gibi halkı da buna inandırmak için çaba harcamışlardır. M. Kâmâl yeni kurulan cumhuriyetin devlet başkanı olarak atılım yapma ihtiyacı en üst seviyede hissedilmesi, İkinci Abdülhamid'in izinden gitmesi gerektiğini söyler. İkinci Abdülhamid Han'ın eğitim devriminin bir ürünü olan M. Kâmâl, bu dönemde de yaşamış olması hasebiyle devrime yabancı birisi değildi. Yeni kurulan devletin eski ile tamamen bağını koparmak için bir ideoloji lazım idi ve bunun adı da devlet başkanın ismi ile müsemma olması da şaşırtıcı değildi. Kâmâlist Restorasyon, savaştan çıkmış bir milleti, dönüştürmek, yenilemek istemiştir. Müreffeh devlet seviyesi için demokratik ülkelerin yaptığı gibi atılımlar yapılması gerektiği bunun içinde ekonomik kalkınmanın motoru olan burjuvazi oluşturulması tasarlandı. Batılı Devletler'de devlet yasa koyucusu olarak denetleyeci pozisyonunda, özel sektör ( burjuvazi) ise ekonomik atılımları atarak devletin kamu harcamasına gerek kalmadan sistem kurmuştur. Türk devleti burjuvazisi bu dönemde kurulmuş olması zenginlerin doğmasına, ordu müteahhitlerin çıkması, toprak zenginlerine fayda sağlayan "Arazi Kanunu" gibi kanunlar ile bir korelasyon oluşturdu. Özel Sektör ( Burjuvazinin ) ve Toprak ağaları ( derebeylerinin ) ile ekonominin istediği şekilde gitmeyeceği ortaya çıkınca altı umdeden biri olan " Devletçilik " ilkesi ortaya devlet - özel sektör dualitesinin karması olan bir yapıya büründü. M. Kâmâl'i sosyalizm yanlısı gösterme çabasında olan kapitalizmin olmazsa olmaz şiarı özel sektörü kurmak için çaba gösterdiğini ama istediği sonuçlara ulaşamadığı için akâmete uğradığının üzüntüsünü yaşamıştır. Birinci ve İkinci Cihan Harbi'nin sonucu olan dünya ekonomik sistemi Türkiye gibi ülkelerin ithalatı engelleyeci kararlar almasına, ihracatı da engellemesi kendi kendine yetmesi isteğini doğurdu. Halk ağzı ile ifade etmek istenilirse " kendi yağında kavrulmak istemek" deyimi bu durumu anlatır. Türkiye'nin ekonomik olarak atılım için dış krediye ihtiyaç duyması gelişmiş ülkeler tarafından bilinmiyordu. Rusya'dan alınan yardım bunun bir örneğidir. Yatırım için duyulan kredilere ihtiyacımız 1940-1950 yılları arasında batıya mecburi sebeplerden dolayı oldu. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu gibi kuruluşlara üye olarak ekonomik çıkmazdan kurtulmanın yolları bu şekilde aşılmak istenildi. Bu kurumlarla antlaşmaları yapan kişi ise İkinci Adam İsmet İnönü'dür . Cumhuriyet'i kuran kadrolar şartlar ne gerekiyorsa onu yapmanın efdal olduğunu bilecek kadar akıllı idiler. Bağımsızlıkçı, savaşcı, özgürlükçü, devrimci, inkilapçı, kapitalist, faşist, komünist gibi maskeleri de bünyelerinde barınıyordu. Konjonktür gereği siyaset yapmak siyasetin argümanlarından sadece birisidir. Kişileri çok yükseklere de çıkarmamak, çok aşağılarda da görmemek lazım. Osmanlı Devleti'nin bir paşası olan M. Kâmâl Paşa'nın nazır olmak gibi bir isteği vardır. Bir kurumda görev almak için bir hiyerarşik düzen vardır. Yatay ve dikey olarak adlandırılan bu hiyerarşik düzende kıdeme göre görev verilir. Askeriyede, bürokraside takip etmeniz gereken adımları atmadan insiyatif almak kişiyi kötü gösterir. Usul ve kaideler düzeni korumak için konulur. Denilebilir ki, o günün şartları için görev verilmek için beklemeden göreve talip olunması normal karşılanabilir. M. Kâmâl'in kurduğu devlette böyle bir senaryo ile karşılanabilir olsa idi hazret nasıl bir tavır alırdı, bu esasında niyet okuma olarak addedilebilir. O zamanlar için normal gibi görünen durum yeni dönem için emin olun tuhaf karşılanırdı. Paşa ünvanına sahip önder, saraydaki nazırlıklara tanıdıkları vasıtasıyla dilekçe veriyor. Özgeçmişimde ilerici denilecek bir husus yoktur. Saray çevresinde iyi bir asker ama içkiye ve kadına düşkünlüğü, dini hassasiyeti zayıf, olması onun istediği nazırlık ile tezat oluşturuyordu. Hanedanlığın devamı yahut devletin düze çıkması için görev istemesi devletinin istikbâli için önem vermesi devletinin sevdiğinin bir işaretidir. Teamüllere uygun gibi görünmeyen durum o gün için normal olarak görüldüğü içindir ki, paşaya bu konuda saraydan ciddi bir uyarıda gelmemiştir.Bir de Paşa'nın Saraya, damat olmak gibi devbir isteği vardır lakin bu isteği hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir. Nutuk adlı kutsal başucu eserinde nazır olma meselesindende ne de damat olma isteğinden bahsedilmez. Samsun'a çıkarken de Nutuk adlı kutsal eserde bahsedildiği gibi değil saray tarafından o zamanki Sadrazam ( Başbakan) tarafından yazılı görev emri alıyor. Enver Paşa'nın, M. Kâmâl için söylediği efsanevi bir söz vardır, ne verilirse daha fazlasını ister hatta tanrı olmak bile istediğini bunun üzerine M. Kâmâl gülmüş ve beni anlamış demiştir. Kâmâlizm'in kendincevbaşarısından birisi olan Radikal İslâm'ı görüş ile, komünist oluşumu engellemesi hususunda gösterdiği çabadır. Yazara göre komünizm ve İslamı asimile etmiş olduğunu belirtir. Kurtuluş Savaşı'nda halkı etrafında toplamak için din adamlarından yardım alması, halkın büyük çoğunluğunun müslüman olması din adamının önemini ve birleştirici gücü sayesindedir. Dine saldırmanın dayanılmaz hafifliğine, devletin gücünü elinde tuttuğu zamna denk gelmesi ise manidardır. Savaş esnasında din iyidir, savaştan sonra din kötüdür. Hristiyan dünyasıda aydınlanma diye bahsedilen reform ve rönesans dönemleri gerici( din) unsurlar ile devletin mesafe koyması sonucunda gerçekleşti denildi. M. Kâmâl'in örnek aldığı Batı'dan ayrı olamazdı o da gericiliğin (İslam) terakkiye mani olduğunu belirterek laiklik esasını yasa ile pekiştirdi. Devletin dini İslam'dır maddesini 1924 anayasasından çıkartatak devletin laik görünüme sahip olmasını istedi. Birinci Meclis'te bulunan değişik iş dallarından olan ilmiye sınıfı üyeleri iken görüşmelerinde, bu sınıfın üyelerini mecliste tehdit etmekten kendini alamamıştır. Tek adam olma isteği din ile olan görüşmelerde konsensus sağlamak yerine, tek adamın yanında duran ilmiye sınıfında olanlar tarfından destek görmüştür. Din mevzusu bu konuda bilgisi yüzeysel ve hayatını materyalist olarak yaşayan birisi tarafından çizgisinin çekilmiş olması acı vericidir. Dini tahakküm altına alan önder, diyanet işleri bakanlığı kurumunu kurması Sünni inançları da benimseyen kurumun, alevi inançlarına sırtını dönmek oluyordu. Bugün hala CHP'liler tarafından ve Aleviler tarafından eleştiri konusudur. İşin garip tarafı diyanet kurumuna CHP'lilerin karşı çıkışması ayrı bir garabettir. Halkla barışmak için halktan gelen yoğun tepkiler sonucunda yumuşa dönemine girmek durumda kalan iktidar kâmâlizmden ödün verme pahasına popülist açılımlar yapmıştır. Popülizm nedir sorusuna verilecek cevap ise cahilleştirme sürecidir. Kâmâlizm, İslam'ın damarlarını kurutmak için çıktığı bu yolda, yol kazasına yine kendi eliyle teslim olmuştur. Çıkarcı görünmek demek olan bu durum adının güzelleştilmesi ile pragmatist olarak kabul görülüyordu. Kâmâlizm esasında pragmatist değil çıkarcıdır. Teorisi olmayan batının kötü bir taklitçisi olması aydınlar tarafından bilinse de önemli olan eski yenidir. Her revolüsyanın ileriye hızı düşük, geriye doğru hızlıdır. Batının teknolojisi ve tekniğinin alınması meselesi Tanzimat ve Meşrutiyet döneminde çok konuşulmuş olması, o dönem içinde ortaya çıkan Türkçülük ve İslamcılık akımları teorisyenleri tarafından tartuşılmış Hristiyan Batının teknoloji ile birlikte medeniyetinden parçalarını da almış olduğumuz için bunun sakıncıları dile getirildi. Bir kısım münevver ise batıyı körü körüne taklit ve oradaki müesseler ithal edince Batı dünyası gibi gelişeceğimizi düşünme hastalığına yakalandılar. Tanzimat münevveri gelişme istidadında, İslamcılar ise Tanzimat düşmanı olarak ortaya çıkıyor. Tanzimat ile değişime uğrayan devlette İslami kurumlar yanında, batı tipi kurumlarda mevcuttur. Devleti yönetenler yenilik için adım atmaları, halkında buna tepki göstermesi kafa karışıklığının ne kadar yoğun olduğunu gösterir. Devrimci münevver, Tanzimat eleştiri için kötüleme yarışında, İslamcıların bile yapmadığı derecede ölçüyü kaçırıyor. Tanzimatçılar için köye <<avrat>> bulmak için gittiklerini söylemeleri kâmâlistlerin seviyesini gösteriyor. Edebiyat, teknik, teknoloji alanında fazilet sahibi olmak, kültür ve medeniyet değişikliğine gitmiş devletler vardır. Japonya ve Rusya devletleri bu atılımları ciddi ölçüde yaptı ve dünyada önemli aktör haline geldi. Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti ise birer Japonya ve Rusya olmak için adımlar atmasına rağmen içeriden ve dışarıdan maruz kaldığı olumsuzluklar yüzünden gelişemedi. Edebiyat alanında Osmanlı Devleti zamanında çevirilerin olması, genç Türkiye Cumhuriyeti için bir örnek olması batıyı yakalamak adına önemli bir eşiktir. Sol ve sağ münevverlerin kendince reçete hazırlaması devlet adına iyi bir gelişme sayılmalı. Kültür çıkmazı doğu kültürünün bütün merhumları tasfiyeye uğramakta, bir yandan da batı kültürünün mefhum ve müesseseleri memlekete tüm hızı ile girmektedir. Münevver kişilerin reçete yazması doğu batı düalizm etkisine maruz kalmaları şaşkına çevirmiştir. Tanzimatın getirdikleri ile götürdükleri cumhuriyetçi münevverlerin neyi nasıl yapmaları için bir ders niteliği taşır. Kâmâlizm devletin yolunu aydınlatıcı olarak görülmesi, başka ideolojilere gerek kalmadığını da gösterdi. Komünizm, sosyalizm Türk toplumu için gerekli olmadığı içeride, dışarıda da kabul görüldü. Sebilürreşad, Türk Yurdu, İçtihad dergi gibi farklı düşğnceye sahip mecmualar komünizm ve sosyalizme karşı çıkıyordu. Hükümetin yarı resmi organı Kadro mecmuası inkilapların yerleşmesi, yol gösterici olması ve milli birliğin sağlanması için çaba göstermiştir. Sol cephe hükümet ile iş birliği kapsamında faydalı işlere imza atmış olması CHP'nin varlığı için kısmi bir tehdit görünüme sahip bir yapıya kavuşması mecmua içinde her ne kadar kâmâlizm için savaş verenlerin esasında başka ideolojilere sahip olması çatışmayı da beraberinde getirir. 1932-1935 yılllarında hizmet veren Kadro mecmuası Yakup Kadri önderliğinde hayatına son verdi. Bu arada Yakup Kadri, Yaşar Nabi'nin kurduğu Varlık Dergisinde de yazıları çıkıyordu. Peyami Safa'nın kurduğu Kültür Haftası mecmuası ise, sanat, edebiyat ve bilimi birleştirme derdinde idi. Mecmuanın bir diğer önemli kişisi Ahmed Hamdi Tanpınardı. Çınaraltı ise, Orhon Seyfi ve Yusuf Ziya birlikteliğinde Türkçülük ve Milliyetçi bir dergidir. Necip Fazıl ise Ağaç adlı mecmuada Ahmed Hamdi Tanpınar, Kutsi Tecer ile milli bir anlayaşı savunmuştur. Necip Fazıl kâmâlizmi benimsemiş sonrasında da Büyük Doğu mecmuası ile karşı kıyıda mücadele verme gereğini hissetti. Sağ entelijansiyasının en önemli aktörü haline gelen münevverimiz gençliğinde materyalist bir çizgi içinde kâmâlist bir ideolog iken İslami hassasiyetlere sahip olması bu denli büyük değişimin soldan, sağa olabileceğini göstermesi bugüne kadar türüne az rastlanır şekildeydi. Sol cephenin önemli mecmuası ise Marko Paşa müstear ismi ile ortaya çıkan dönek Sabahattin Ali, Rıfat İlgaz ve ateist Aziz Nesin tarafından halkçı, toplumcu ve gerçekçi çizgisinde neşriyat yaptı. Resimli Ay ise, Zekeriya Sertel öncülüğünde gerçekçi halk temasını barındıran neşriyatı ile Nâzım Hikmet'ide kadrosuna katan mecmua " Putları Yıkıyoruz " başlığı altında Tanzimatçılara savaş açmıştır. Türk Edebiyatı, Yeni Dergi, Edebiyat, Ülkü, Şadırvan, Mavera, Diriliş gibi farklı adlarla mecmualar çıkmış Türk düşünce hayatına farklı konuları gündeme getirmek için çaba göstermiştir. Necip Fazıl Kısakürek anlamak için sağ cenahın sevdalıları sol cenahın bir müntesibi olduğunu bilmez. Nâzım Hikmet sol cenahın nasıl kutup yıldızı ise, Necip Fazıl ise sağ cenahın kutup yıldızıdır. Nâzım Hikmet sol cephenin paylaşamadığı bir figürdür. Resimli Ay mecmuası ile edebiyat alanında yapılmayanı ortaya koymuş olması, şiir konusunda tabuları yıkması özellikle bir çok şairi derinden etkilemiştir. Şair tarafından çok politik görüşü ile çerçevelen Nâzım Hikmet devletin resmi ideolojisine zarar verdiği gerekçesiyle Askeri Mahkemeler tarafından iki ayrı suç ile cezalandırılmış olması, devletin özgür düşünceye bakış açısı için olumsuz, resmi ideoloji tarafından olumlu görülmesi ülkedeki siyasi resmin verdiği poz ile faşizan bir yapıda olduğunu gösterir. Necip Fazıl ise, Tanzimat münevverinin yaptığı gibi edebi alemin kıblesi olan Fransa'da solu almıştır. Yurtdışında eğitim görmek münevver için önemli bir kıstas ve seviye açısından kişinin yabancı dilini geliştirmesi, saygın bir üniversitesinde eğitim görmesi, batılı ilim adamları ile görüşme fırsatı değerli olarak görülmektedir. Osmanlı Devleti zamanında da Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin açtığı yolda iki yüzyıldır süren bilgi açlığını doldurma hevesi bitmemiştir. Fransa, Avrupa'nın göbeğinde sanat, kültür, bilim alanında önemli yer işgal eder. Necip Fazıl, okumak için gittiği Fransa'da kötü bir illete düçar olur, bu illetin adı bir ömür yakasını bırakmayacak olan " Kumar'dır. " Babıali adlı eserinde de bu durumu vazıh bir şekilde hikayeleştirir. Bu illet yüzünden Paris'te gündüz ışığını görmedim diye belirtir. Paris'te gündüz nasıl bir duygudur, haberim olmadı. Gün doğarken yatıyordum, gecenin başlangıçında yatağımdan fırlayıp gece klubünde gidiyordum. Paris'te devlet bursu ile gitmesine rağmen eğitimini bitiremedi. Deniz Lisesi'ni, İstanbul Darülfünun'nu, şimdi de Paris Üniversitesi'ni bitiremedi. Eğitim alanından çok hayatın gezmeyi, kadınlarla vakit geçirmeyi, poker oynamayı ve sigara içmeyi çok seviyordu... Ergenlik öncesi ve sonrasında yaşanan karşıt olma durumu, anne babanın otorite pozisyonuna karşı menfi duruş sergileme, meydan okuma, boyun eğmeyen durumlar yetişkinlik dönemi için önemli ipuçlarıdır. Üstad Necip Fazıl'ın rahat bir hayatı olması, ailesinin zenginliğinden gelmesi yanında anne figürünü hiç sevmemiş olması, sâdece ailede dede figürünü saygı duyulacak otorite bilmesi hayatının çalkantılı bir dönemi geçirdiğini gösterir. Sosyo ekonomik olarak çocukluk, ergenlik döneminde sıkıntı yaşamaması okul hayatının da ne denli düzensiz gittiğini gösteriyor. Okula gitmek tamam ama ilgi ise yok. Meslekî bir diploması olmasada yaşadığı deneyimlerin kattıkları ile edebiyat alanında kendine kariyer çizmiştir. İnsan mükemmel bir varlık olarak doğru ve yanlışları da olması onu bazen anlamanın basit, bazende zor olduğunu gösterir. Edebiyat alanında yer alması, siyasi rengini de az çok belli etmesi, tarafını göstermesi karşı cephenin safları sıklaştırdığı 1950-1960 yıllarda sağ ve sol'un keskinleşmesini arttırmıştır. İster sevin ister sevmeyin bir döneme damga vurmuş bir şair olarak hatasıyla sevabıyla sevenin çok olduğu bir şahsiyettir. Sol cenahın sevgide kusur etmediği hatta putlaştırdığı birinin sevgisini nasıl anlamak veya anlamamakta özgür davranıyorsak, sağ cenahın sevgisini kazanmış birisi içinde aynı duyguları bekliyoruz. Yazmak istediklerimin sonuna geldim, zihin dünyama etkisi oldu, farkı fikirleri okumak insanı geliştirdiğini her daim düşünen birisi olarak kesinlikle bu külliyat okunmalı.. Vesselam..
Aydın Üzerine Tezler 5Yalçın Küçük · Tekin Yayınevi · 199729 okunma
·
597 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Madem Atatürk düşmanısın neden profilin smokinli felan