Bu kitabı okurken kendimi bir trenin içinde hissettim — raydan çıkmak üzere olan bir trenin. Sayfalar ilerledikçe sanki ana karakter Aleksey İvanoviç'in zihninde, çılgınca dönen bir rulet topunu izliyordum. Tedirgin, ama garip bir şekilde bağımlı. Dostoyevski yine yaptı yapacağını: bana kendi karanlığımı hatırlattı.
Kumarbaz, bence yalnızca bir kumar tutkusu romanı değil. Aynı zamanda arzunun, hırsın ve gururun insanı nasıl adım adım çökerttiğinin acı bir tablosu. Aleksey’in rulet masasındaki her hareketi bana, insanın kendine zarar verme pahasına bile bir “ihtimal” uğruna nasıl her şeyini gözden çıkarabileceğini gösterdi. Bu bana çok tanıdık geldi. Çünkü hayatımda ben de zaman zaman mantığımı devre dışı bırakıp, sadece duygularımla hareket ettiğim anlar yaşadım. Bu kitapta, işte tam da o anların bedelini gördüm.
Ancak şu yapıcı eleştiriyi yapmadan geçemem: Karakterlerin bazıları, özellikle Polina, duygusal olarak biraz daha derin işlenebilirdi. Ne kadar gizemli bir figür olsa da, onun kararlarını bazen anlamakta zorlandım. Bazı anlar da hızlı geçilmişti, karakterlerin dönüşümleri yeterince içsel gelişimle desteklenmeden “olmuş” gibi hissettirdi. Bu da, özellikle duygusal bağ kurmakta zorlandığım birkaç bölüm yarattı.
Ama Aleksey’in iç sesi, Dostoyevski’nin ustalığıyla öyle gerçek, öyle acı verici yazılmış ki… Sanki kendi içimdeki o kontrolsüz yanı yüzeye çıkardı. Onun hayal kırıklıkları, saplantıları, aşağılanmaları birer tokat gibi çarptı yüzüme. Özellikle insanın kendi gururunu yiyip yutması gerektiği sahnelerde, midemde bir yumru hissettim.
Sonuç olarak, Kumarbaz beni hem rahatsız etti hem de düşündürdü. Herkese hitap edecek bir kitap olmayabilir; ama duygusal dürtülerin, tutkuların ve insanın kendi sınırlarını aşma arzusunun nelere mal olabileceğini merak eden herkesin mutlaka bir kere okuması gerektiğini düşünüyorum.