Aynı kasabada ve zaman diliminde geçen on sekiz bağımsız öyküden oluşuyor. Öyküler birbirinden farklı ama bazı karakterler birkaç öyküde yeniden karşımıza çıkarak metne bütünlük katıyor. Giriş cümleleri tokat gibi—zaten “Knockemstiff” kelimesi de “yere sermek” anlamına geliyormuş. Ama sertlik sadece girişlerde değil; tiksinti, acıma, çaresizlik gibi en rahatsız edici duygular yakanızı bırakmıyor.
Başta “Ben bu kitabı okuyamam” diye düşündüm, ama öyle olmadı. Bu irite edici duygular bir yandan yakamı kavrayıp bir yandan da adeta kitabı elime yapıştırdı. Mecburi aralar dışında elimden bırakamadım.
Pollock’un dili pürüzsüz, sarsıcı bir sadelikle akıyor. Tüm bu karanlık atmosferine rağmen yazdıkları acıya duyulan hazza dönüşmüyor. Yani bu bir “acı pornosu” değil. Tanımadığımız bir dünyayı birkaç satırla tanıdık kılıyor; bizi, içine adım attığımız o karanlık evrene ustaca alıştırıyor.
Okurken sık sık düşündüm: “Ben ya da çevremdeki insanlar böyle bir ‘çukur’da yaşasaydık nasıl insanlar olurduk?” Öyküler, insani varoluşun yalnızca bildiğimiz değil, bilmediğimiz biçimlerini düşündürdü.