Puan vermedi·687 syf.····Okunma: 22 Eylül 2021 22:26 Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı
“…Bence, gerçekten büyük insanlar dünyada büyük acılar çekmek zorundadır.” diyordu kahramanımız Raskolnikov. Her şey işte böyle başladı. Öyle bir sınıra gelmişti ki; bu sınırı aşamazsa mutsuz, aşarsa daha mutsuz olacaktı. Sadece bunun farkında değildi.
Dönemin Rusya’sını, Rus gençliğinin sefaletini, umutsuzluğa kapılan insanların yaşamlarını; sayıları kabarık olan meyhanelerden yayılan dayanılmaz içki kokularına kadar insanın içini karartan bu tabloyu bizlere aktarıyor Dostoyevski bu kitabında. Romanımızın kahramanı Raskolnikov’un psikolojik buhranı ve sistemi sorgulamasıyla başlayan kitap, kafası karışık bir kahraman koyuyor önümüze. Napolyon olmak isteyen bir kahraman…
Büyük devrimi gerçekleştirmeye karar veren Raskolnikov, kendi ifadesiyle planlı bir cinayet işlemeye karar veriyor. Balta ile ortadan kaldırmayı planladığı şey aslında yalnızca bir tefeci kadın değil, bir sistem oluyor. Bu cinayetle sisteme başkaldırısını ortaya koyuyor ve kafasında planladığı cinayeti işliyor. Tefeci kadını ortadan kaldırmayı bütün insanlığa bir iyilik olarak gören Raskolnikov’un, fakirlik çektiği için mi bunu yapmaya karar verdiği yoksa bu bahanenin cinayet için yeterli gelmemesi nedeniyle mi “tüm insanlığa iyilik” kılıfını kullandığı bilinçaltında cevaplanması zor bir soru.
Planladığı cinayetin üstüne bir de masum bir cana kıymasına rağmen kitabı okurken onun düşüncelerine, fikirlerine sempati beslememek elde değildi. Bu iki cinayetten sonra Raskolnikov için cehennem günleri başlıyor. Suçsuz olduğunu kesin bir şekilde ispat edebilecek durumda olmasına rağmen hesaba katmadığı ve aslında reddettiği vicdanının altında adeta eziliyor. Dakikalar, saatler, günler…
Kitapta işlenen, kız kardeşinin sevmediği bir adamla –ki bu kişi Lujin oluyor, kendisi romanımızda kötülüğü simgeliyor da diyebiliriz– daha konforlu bir hayat için evlenmek üzere olması, daha sonra Raskolnikov’un cinayetler sonrası hastalıklı ruhu ve bedeniyle olaylara müdahale etmesiyle olaylar gelişiyor.
Ve Sonya Semyonovna. Bir trajedi. Okuru etkileyen karakterlerden biri ve üzerinde durulması gerekenlerden tabii ki. Küçük yaşta ailesi için fahişeliğe başlar Sonya. Onun para için bu işi yapmaya başlamasını, evden ilk kez çıkmasını, döndüğünde annesine sarılarak titreyerek uyumasını öyle güzel betimliyor ki Dostoyevski; o acıyı, o sayfaları okurken hissediyorsunuz. Kahramanımız Raskolnikov, işte bu genç kıza âşık oluyor. Kitabı okurken Sonya’yı daha yakından tanıdıkça onun masumiyetini hissediyorsunuz ve ruhunun hâlâ nasıl temiz ve naif kaldığını anlıyorsunuz. Bedenini ailesi için satan Sonya, ruhunun temizliğini kaybetmiyor bence. İşte ruh dünyasında cehennem azabı yaşayan Raskolnikov, daha fazla bu günahı taşıyamıyor. Suçunu gizlese de günahı onu açığa vuruyor ve Sonya’ya işlediği cinayetleri anlatıyor.
“Hiç kimsenin ne yardımına, ne ilgisine ihtiyacım var. Ben… Yapayalnızım.” diyen Raskolnikov aslında yalan söylüyor. O kas katı kesilmiş ruhu, buz kesmiş kalbi Sonya’nın sevgisini istiyor. Sonya’ya suçunu itiraf ediyor etmesine ama o günah hâlâ boynunda duruyor. Raskolnikov bu günahın bedelini ödemek, cezasını çekmek istiyor. Ruhu da böyle istiyor, aklı da.
Diriliş. Lazar’ın dirilişi.
“…Aşk onları diriltmiş, birinin yüreği ötekinin yüreği için sonsuz bir hayat kaynağı olmuştu.”
Raskolnikov günahını itiraf ediyor ve cezası belirleniyor. Bu kısım, romanın o hiç bitmek bilmeyen koşuşturmacasının, o hareketliliğin, o heyecanın yavaş yavaş sona erdiği yer. Bu bölüm aslında bir son ve aynı zamanda bir yeniden doğuş. Diriliş… Baştan sona karakter değişimini ince ince işleyen Dostoyevski, Raskolnikov’un buz kesmiş kalbini, donmuş ruhunu her yönüyle bu kısma kadar veriyor. Fakat bu noktada Raskolnikov’un yeniden doğuşu başlıyor ve bu yeniden doğuş, sevgiyle gerçekleşiyor. Sonya’nın sevgisiyle.