Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı
“…Bence, gerçekten büyük insanlar dünyada büyük acılar çekmek zorundadır.” diyordu kahramanımız Raskolnikov. Her şey işte böyle başladı. Öyle bir sınıra gelmişti ki; bu sınırı aşamazsa mutsuz, aşarsa daha mutsuz olacaktı. Sadece bunun farkında değildi.
Dönemin Rusya’sını, Rus gençliğinin sefaletini, umutsuzluğa kapılan insanların yaşamlarını; sayıları kabarık olan meyhanelerden yayılan dayanılmaz içki kokularına kadar insanın içini karartan bu tabloyu bizlere aktarıyor Dostoyevski bu kitabında. Romanımızın kahramanı Raskolnikov’un psikolojik buhranı ve sistemi sorgulamasıyla başlayan kitap, kafası karışık bir kahraman koyuyor önümüze. Napolyon olmak isteyen bir kahraman…
Büyük devrimi gerçekleştirmeye karar veren Raskolnikov, kendi ifadesiyle planlı bir cinayet işlemeye karar veriyor. Balta ile ortadan kaldırmayı planladığı şey aslında yalnızca bir tefeci kadın değil, bir sistem oluyor. Bu cinayetle sisteme başkaldırısını ortaya koyuyor ve kafasında planladığı cinayeti işliyor. Tefeci kadını ortadan kaldırmayı bütün insanlığa bir iyilik olarak gören Raskolnikov’un, fakirlik çektiği için mi bunu yapmaya karar verdiği yoksa bu bahanenin cinayet için yeterli gelmemesi nedeniyle mi “tüm insanlığa iyilik” kılıfını kullandığı bilinçaltında cevaplanması zor bir soru.
Planladığı cinayetin üstüne bir de masum bir cana kıymasına rağmen kitabı okurken onun düşüncelerine, fikirlerine sempati beslememek elde değildi. Bu iki cinayetten sonra Raskolnikov için cehennem günleri başlıyor. Suçsuz olduğunu kesin bir şekilde ispat edebilecek durumda olmasına rağmen hesaba katmadığı ve aslında reddettiği vicdanının altında adeta eziliyor. Dakikalar, saatler, günler…
Kitapta işlenen, kız kardeşinin sevmediği bir adamla –ki bu kişi Lujin oluyor, kendisi