Alelade bir olay örgüsü üzerine saplanıp kalmış, yan karakterlerin işlevinin az olduğu kitapları sevmiyorum. Ana karakterini kendimle bağdaştıramadığım kitapları sevmiyorum. Düşüncelerimle taban tabana zıt düşen kitapları sevmiyorum. Birkaç basit cümleyle özetlenebilecek kitapları sevmiyorum. Sonunu tahmin edebildiğim, göstere göstere gelen kitapları sevmiyorum. Ama bütün bunlar; beni İklimler gibi bu özellikleri içeren kitapları okumaktan, hatta sevmekten alıkoymuyor. Çünkü hepsinden daha önemlisi, kitapları yolculuğa çıkmak için bir araç olarak görüyorum. Son zamanlarda bir kitabı okuduğuma değmesi için aradığım şartlar belli: beni bir köşeye sıkıştırıp sorguya çekmeli, beni belli noktalarda rahatsız etmeli, düşüncelerimi ya değiştirmeli ya da sağlamlaştırmalı. Andre Marois da bana tam olarak bu konuda yardım etmiş oldu.
İklimler'in üzerinde durduğu konu aşk ve getirdikleri, çoğunlukla da götürdükleri. Tutkulu, kararlı bir aşkın uçarı ve güvenilmez bir ruha yönelmesi trajedisini sunuyor bize. Philippe'in bağlılık içeren bu aşkının; karşısındakinin aslında zannettiği kişi olmadığını fark ettiği an hiçbir değişikliğe uğramadığını, daha doğrusu değişikliğe uğrasa bile aşkının hâlâ sonsuz bir aşk olduğunu görmek çok etkileyici.
"Ortak yaşamımızın ikinci ayında, gerçek Odile'in benim sevdiğim Odile olmadığını biliyordum. şimdi tanıdığım Odile'i daha az sevmiyordum, ama tümden farklı bir aşkla seviyordum."
Aynı zamanda İklimler; dünyanın dilinde olan, kimsenin konuşmadan edemediği bu ilkel konuyla ilgili birçok şüpheyi akla getiriyor ve sorgulatıyor: Aşk nedir, azalan veya artan bir şey midir, sonsuz sadakat gerektirir mi, kaçan kovalanır mı, onda ne buluruz da birisini severiz... Kitap, adını aşkın mevsimlerinin sürekli değişmesinden alıyor. Evet, aşk hep var ama aşkın içindeki rollerimiz değişiyor. Çünkü aşk sabit değil; biz değiştikçe onun içindeki yerimiz de yeniden tanımlanıyor, "iklimimiz" değişiyor. Yine de bu metnin bana hissettirdiği mevsim hep kıştı.
Anlatım olaraksa betimlemelere fazla yer vermiyor ve durumu anlatırken bir yandan olayı anlatmayı hiç bırakmıyor. Buna rağmen çok yavaş ilerliyor, zaten yaşanacağını bildiğimiz şeyleri sayfalarca beklemek yorucu olabiliyor. Aynı zamanda çevrilirken cümlelerin gereksiz uzun tutularak baydığını düşündüm ve karşılaştırdım. Fransızca orijinal metne olabildiğince sadık kalındığını, bu tarzın Maurois'nın tercihi olduğunu gördüm.
Kitap uzun süre -en azından Türkiye'de- unutulmuş olmalı ki arka kapağında şu satırlarla karşılaşıyoruz:
"Sahaflarda buldum bu romanın eski bir baskısını.
Varlık Yayınları'ndan çıkmıştı. 1967 yılında, Tahsin Yücel çevirisiyle.
Sayfalarını karıştırırken bir ithafla karşılaştım, şöyle diyordu: 'Sevgilim, bu kitabı ilk defa on beş, bilemedin on altı yaşımda okudum. O kadar bayıldım ki, bir süre Odile oldum... Sonra kitap bir biçimde yok oldu. Unutmuştum. Geçen gün sahafta görünce bir heyecan, bir heyecan... Değişmemiş... Bence hâlâ en güzel aşk hikâyelerinden biri... Sana aldım'.
Okuduğumda, ithafı yazana hak verdim. Hakikaten okuduğum en güzel aşk hikâyelerinden biriydi. 'Her an yeni bir hayat serilir önümüze', 'birdenbire gidişim sizi şaşırtmış olmalı' diyor ve 'kaderlerimizle arzularımız hemen hiçbir zaman bağdaşmıyordu' diye bitiyordu kitap.
Helikopter'in ilk kitabı bu: Aşka âşık olanlar için tekrar yayınlıyoruz bu dünya güzeli kitabı, unutulmasın diye."
Kitabın bir sahaf rafından tekrar vitrinlere taşınma hikayesi de kitabın kendisi kadar hoşuma gittiği için paylaşmak istedim. Yaklaşık 100 yıl öncesinin Fransa'sında geçen bu roman oturup aşkla iç hesaplaşma yapmak için birebir.