·112 syf.··Beğendi
···Okunma: 31 Mayıs 2025 20:58 Göz kapağının kapanışı, aradaki renk tonları, gri veya nötr olduğu belirsiz bir duygu durumunu sözcükler ve betimleyiş ile öylesine akıcı anlatmış ki, rüya sanki anlatılmayı beklemiş gibi Georges Perec'in kaleminden çıkmış. Bu belirsiz anların bu kadar belirli ve hissedilerek anlatılması, bu kadar az sözcükle kitaba giriş yapması zaten bende büyük bir yazar olduğu kanısını uyandırdı.
İkinci tekil şahıs açısı ile başlayan roman, sanki okuyucuyu romanın başkişisi yapmış ve kendini başkarakterin yerine koy da öyle oku dermiş gibi. Olay başkarakterin eylemsiz ve durumsuz kalması ile başlar. Bir anda sanki içindeki tüm duygular bitmiş gibi davranır ve hareket edemez. Yaşamı sadece dört duvar arasında kahve, sigara ve diğer insanların yaptıkları gürültüleri dinlemek ya da eylemlerini izlemek ile devam edecekmiş gibi izlenim bırakır. Günlerini çalar saatinin kuruluşu, çalınmasını işiti, bekleyişi ile hapsolmuş gibi geçirir.
Kitap bir umutsuzluk durumu ile başlıyor gibi. Perec sanki kitabın ilk başında Kafka'dan verdiği alıntıdan etkilenmiş ve sonra bu kitabı yazmış gibi. Bir sabah uyanmak iki yazarda da ortak olan duygular. Kafka bir sabah karakterini uyandırdığında Gregor Samsa bedensel olarak dönüşmüş, Perec karakterini uyandırdığın da ise ruhsal olarak dönüşüm yaşatarak uyandırırlar. Biri fiziksel, diğeri ruhsaldır. İki yazarın da demek istediği aynı temel üzerine şekillenmiş bence. Bu temel, insanın hep aynı kalmayacağını ya fiziki ya da ruhi olarak başkalaşım geçireceğinin altını çizmektir. Bir sıkışmışlığın ve kendini dış dünyaya haykıramamanın romanıdır ikisi de.
Doğduğumuz ilk andan itibaren dünyanın sesinin baskısı sürekli olarak kulaklarımıza hücum eder. Bu ses ya insan ya da insan dışında gelişen canlı cansız sesleridir. Buna maruz kalmamak imkansıza yakındır. Sessiz bir ortamda tamamen yalıtılmış bir yerde bulunmak bile kendi içinde sesi barındırır. Sessizliğin sesi budur işte. Perec'te bunun farkında olarak karakteri sürekli sessiz ve iç devinimini dinleyeceği yerlere koyar. Arkadaşlarından, komşularından soyutlar. Bu yetmez okulundan soyutlar. Bu yetmez onu yaşadığı şehirden alıp, doğduğu şehrin tepelerine götürür. Orada bile tamamen susturamaz kafasının içindekileri. Belki bu kadar düşündüğü için yorulmuş bile olabilir izlenimini verdi bana. Yaşadığımız dünyadan tamamen kaçıp, soyutlanmak mümkün mü? Sorusunu getiriyor akla. Bitmek bilmeyen bu baskı ortamı bizi sanki bir presin arasındaymışçasına ezer ve istediği şekli verir. Bize ise bunu yaşamak ve kendimiz yaşıyormuşçasına düşünmek kalır.
Psikolojik olarak dip durumda olan insanların ise başkanlarının, bu insanlarla olan diyaloglarını değil başkalarının başkaları ile olan diyaloglarını dinlemeyi ve zihnini susturabilmenin belki az da olsa mümkün olabileceğini ise karakterin sürekli sinemeya gitmesi ile aktarmak istemiş olabilir diye düşündüm Perec'in. Susan ve belki de bu kadar savaş vermeyen zihnin daha dingin sularda kalabildiği zaman daha mutlu olabileceğinin güzel bir örneğiydi.
Bu kadar az sayfada birçok yazara rastlamak ise beğendiğim diğer yönlerinden Perec'in. Victor Hugo'nun gezdiği sokakları Molier'in Cimri'sini, Dostoyevski'yi, Albert Camu'yu ve daha birçoklarını görmek mümkün. Bu da Perec'in yazarlıktan öte çok iyi bir okuyucu olduğunu gösteriyor.
Kendince oluşturduğu bir sığınağın içinde hayatta kalmaya çalışan bir ruhun sessiz savaşıdır bu. Bu aynı zamanda Yabancıdaki Meursault'un ya da bu girdabın içine düşmüş olanların yaşadıkları eylemsizlik gibi görünen eylemlerdir.