Gönderi

MALTA FİYASKOSU
İngilizler Ermeni katliamının sorumlusu olarak kabul ettikleri bütün Türkleri tutuklayıp Malta Adası'na götürürler. Fakat Ermeni katliamı yapıldığına dair bir tek belge bulamazlar. Sonunda İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Ermeniler'i katletmekle suçlanan Türkler'in isimlerini listeler hâlinde Washington'a bildirir. Bizzat Lord Curzon, İngiltere'nin Washington Büyükelçisi sir. A. Geddes'e bir telgraf çekilir, Amerikan Hükûmeti'nin elinde koğuşturmaya yarayacak belge bulunup bulunmadığının öğrenilmesini ister. Curzon'un 31 Mart 1921 tarihli telgrafına Büyükelçi Geddes, 13 Temmuz 1921'de şu cevabı verir: "... Ermeni kırımından dolayı yargılanmak üzere Malta'da tutuklu bulunan Türklerle ilgili olarak çalışma arkadaşlarımdan biri dün Amerikan Dışişleri Bakanlığı'na gitti. Son savaşta Ermenistan (Doğu Anadolu demesi gerekirdi) yapılan zulümlerle ilgili Amerikan Konsolosları'nın raporlarını incelemesine müsaade edildi. Üzülerek arzedeyim ki, bu belgelerin içinde Malta'da tutuklu bulunan Türkler aleyhinde delil olarak kullanılacak hiçbir şey yoktur!" Görüldüğü gibi Malta'ya götürülenler arasında eski Başbakanlardan Sait Hâlim Paşa¹⁹⁹ ile birlikte 5., 6., 9. Ordular'ın komutanları, ayrıca ordunun üst kademesinden çok önemli paşaları, bakanlar, milletvekilleri, valiler, merkez komutanları ve iki de meclis başkanı vardır. İngilizler Ermeni katliamının sorumlusu olarak kabul ettikleri bu sanıkları ağır cezalara çarptırarak Hristiyan dünyasında yeni prestij kazanmak istemektedirler. Fakat içlerinden bir tek kişiyi bile cezalandıramazlar! Devlet ellerine geçtiği, iktidarda da İngilizler'den daha çok İttihat Terakki'ye düşman olan Hürriyet ve İtilâf Partisi bulunduğu hâlde sanıklar aleyhinde kullanabilecekleri bir tek belge dahi bulamazlar. Türk arşivleri, İngiliz arşivleri, Fransa arşivleri didik didik edilir, fakat aranan belgeye rastlayamazlar. İnkâr etmelerine rağmen İngiliz Yüksek Komiserliği memur-larının Osmanlı arşivlerine girmiş olduklarını biliyoruz. Çünkü Salahi Sonyel, İngiliz arşivlerinde araştırma yaparken, Osmanlı arşivlerinden çalınmış belgelere rastlamıştır. Türk-Ermeni çatışmasının yoğun olarak yaşandığı Diyarbakır, Van, Bitlis, Erzurum ve Sivas konsolosluklarında da herhangi bir belge bulunamaz. İngilizler, ellerindeki bütün belgelerin, Ermeni Patrikhanesi'nin kendilerine sunduğu uyduruk raporlardan, hizmetlerinde çalışan Ermeniler'in yalanlarından ve azınlık gazetelerinin iftiralarından ibaret olduğunu anlayınca telâşa kapılırlar. Türk başkenti işgalleri altında olduğu, Damat Ferit de emirlerinde bulunduğu için istedikleri kapıya girip çıkarlar. Hâlâ İttihatçılar'dan intikam almak peşindeki Damat Ferit'in adamları da istedikleri kapıya girip çıkar. Fakat Ermeniler'in bütün dünyayı ayağa kaldıran iddialarına mesnet teşkil edecek bir tek vesika bulamazlar. Bir Ermeni'nin kılavuzluğunda, tehcir edilenlerin toplanma merkezi konumundaki Urfa Hükümet Konağı'nı basarlar. Fakat maksatlarına uygun bir emir, talimat, telgraf ve saire bulamazlar. Sonunda İngilizler yüzlerini Amerika'ya çevirirler. Amerikan diplomatik temsilcileri ve konsolosluk görevlileri savaş sırasında Türkiye'yi terk etmedikleri için, ellerinde Ermeni katliamı (!) ile ilgili belgelerin bulunabileceği düşünülür. Osmanlı Başkentinde, çeşitli Anadolu şehirlerinde, Londra ve Paris'te, Ermeni Patrikhanesi'nde ve Türkiye'deki İngiliz temsilciliklerinde aranan umut, artık ok-yanusun öte yakasındadır. İngiliz Yüksek Komiserliği Amerika'dan umutludur. Çünkü Amerika Türkiye'den gitmiş Ermenilerle doludur. Bu Ermeniler sık sık Türkler'in Hıristiyanları kestiğine dair iddialarla ortaya çıkmışlardır. Hıristiyanların imdada koşmak için biraz daha geciklemeri hâlinde bir tek Ermeni bulamayacaklarını ileri sürerek Batı kamuoyunu ayağa kaldıranlar da onlardır. Öyle ise ellerinde birçok belge olmalıdır. Ayrıca Türkiye'nin her tarafında, özellikle Ermeniler'in kalabalık olarak yaşadıkları bölgelerde çalışmış olan misyoner örgütlerinin arşivlerinde de önemli belgeler olmalıdır. İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Ermeniler'i katletmekle suçlanan Türkler'in isimlerini listeler hâlinde Washington'a bildirir. Bizzat Lord Curzon, İngiltere'nin Washington Büyükelçisi sir. A. Geddes'e bir telgraf çekerek, Amerikan Hükümeti'nin elinde koğuşturmaya yarayacak belge bulunup bulunmadığının öğrenilmesini ister. Curzon'un 31 Mart 1921 tarihli telgrafına Büyükelçi Geddes, 13 Temmuz 1921'de şu cevabı verir: "... Ermeni kırımından dolayı yargılanmak üzere Maltada tutuklu bulunan Türkler'le ilgili olarak çalışma arkadaşlarımdan biri dün Amerikan Dışişleri Bakanlığına gitti. Son savaşta Ermenistanda (Doğu Anadolu demesi gerekirdi) yapılan zu-lümlerle ilgili Amerikan Konsoloslarının raporlarını incelemesine müsaade edildi. Üzülerek arzedeyim ki, bu belgelerin içinde Malta'da tutuklu bulunan Türkler aleyhinde delil olarak kullanılacak hiçbir şey yoktur!" Sonunda İngilizler Malta'da tutuklu bulunan Türkleri yargılayamayacaklarını, yani Ermeni katliamının olmadığını anlarlar. Değil Türkler aleyhinde karar vermek, iddianâme bile hazırlayamazlar. Bu durum üzerine İngiltere Kraliyet Başsavcısı 29 Temmuz 1921 tarihli yazısıyla dâvânın görülemeyeceğini, dolayısıyla sanıkların serbest bırakılmasına karar verilmesini ister. Bu talep üzerine Ermeni katliamı isnadı ile tutuklananlar serbest bırakılırlar. İlk Millî Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ile Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey'in idamı, mütareke İstanbul'unun en hazin olayları arasındadır. Bu iki olay, mütareke İstanbul'unda Türk evlâdının ne kadar yalnız ve sahipsiz olduğunu gösterdiği gibi, dosya muhteviyatı da bu mahkemelerin nasıl birer Cinayet Müdüriyeti hâline geldiğini tespit eden suçüstü zabıtlarıdır. Aslında mahkemeler suçlu değil, kurban aramışlardır, belge ile değil karine ile ve hatta emirle karar vermişlerdir. Bazı tutuklular beraat ettikleri bir dâvâdan tekrar yargılanmışlardır. Kemal Bey, İzmit Sancağı Muhacirin Müdürü iken Boğazlıyan Kaymakamlığı'nda bulunduğu sırada menkul ve gayrimenkul Er-meni mallarının yağma edilmesinde büyük ihmali görüldüğü id-diasıyla Ankara Vilayeti İdare Meclisi'nin 8 Ocak 1917 gün ve 185 sayılı, Şûra-yı Devlet'in de 12 Nisan 1917 tarihli lüzum-u muhakeme kararıyla görevinden azledilmiştir. Terk edilmiş Ermeni mallarından satın aldığı için 7 Ekim 1917'de 3 ay hapis, 4 ay rütbe ve memuriyetten uzaklaştırma cezasına çarptırılan Kemal Bey, Konya İstinaf Mahkemesi'nde dâvâ açarak karara itiraz etmiştir. Mahkeme, memurların "emval-i metrukeden mal satın almalarını yasaklayan bir emir ve kanun bulunmadığı gerekçesiyle 25 Temmuz 1918'de Kemal Bey hakkında beraat kararı vermiştir. Konya'da görülen dâvâda cinayetten bahsedilmediği gibi, Yozgat tehciri ile ilgili soruşturmayı tamamlayan Tetkik-i Seyyiât Komisyonu'nun raporunda da Kemal Bey'in cinayet işlediğine veya cinayete azmettirdiğine dair herhangi bir kayıt yoktur. Fakat Kemal Bey 30 Ocak 1919'da Zer'iyyat Müfettişi olarak görev yaparken Konya'da yeniden tutuklanır. İstanbul'a getirilir. Sanıklar arasında evkaf memuru Feyyaz Ali Bey, Yozgat Jandarma Tabur Kumandanı Binbaşı Tevfik Bey ve üç de polis vardır. Duruşmalar 5 Şubat 1919'da Mahmut Hayret Paşa Divan-ı Harbi'nde başlamış, daha sonra başkanlığa Ali Fevzi Paşa, 18 Mart'ta onun istifa etmesiyle de Mustafa Nazım Paşa getirilmiştir. Fethi Okyar'ın "en hunhar canavarlar tiynetinde yaratılmış bir cellat" olduğundan bahsettiği bu Mustafa Nazım Paşa, Nemrut Mustafa Paşa adı ile tanınan Kürt Mustafa Paşa değildir. Ama bu İngiliz işbirlikçisinden farklı bir adam da değildir. Mahkeme heyeti şehidimizin de ifade ettiği gibi "ecnebilere yaranmak için" hukuku ayaklar altına almış ve Ermeniler'in istedikleri kararı vermiştir. 6 Kânun-u evvel 1918 tarihli İkdam Gazetesi'nin haberine göre "Ermeniler'in tehcir ve taktilinde ikaa eylediği mezalimden dolayı hakkında vâki olan şikâyetler üzerine tevkif edilen, Kemal Bey'i idam etmek için mahkeme heyetinin en az Ermeni Patrikhanesi kadar gayret sarfettiğini söyleyebiliriz. Şöyle ki: Kemal Bey'in dâvâsına katılan toplam 28 şâhidin sadece 4'ü savunma şâhididir. Çünkü mahkeme İstanbul dışından gelecek bütün tanıkların yol masraflarının karşılanmasına dair karar almasına rağmen, müdafaa şâhitlerini bu kararın dışında bırakmıştır. Bu bakımdan Kemal Bey'in lehine ifade verecek şâhitler mahkemeye gelememişlerdir. Savunma avukat larının, tanıkların ifadelerinin istinabe yoluyla, yani bulundukları yerlerdeki mahkemeler tarafından alınmasıyla ilgili talepleri de dikkate alınmamıştır. Yukarıda duruşmaya katılan 28 şâhitten 4'ünün savunma şâhidleri olduğunu belirtmiştik. Bu 4 şâhit, Miralay Şahap, Halil Recai, Mehmet Nedim ve Yozgat eski Mutasarrıfı Cemil Bey'lerdir. Miralay Şahap Bey İngiliz vatandaşı bir Müslüman'dır. Mahkemeye kimin tarafından çağırıldığı bilinmeyen, bu 4 şâhidin 3'ünün Kemal Bey lehinde veya aleyhinde bir ifadeleri yoktur. Nasıl bir kumpas kuruldu ise Halil Recai Bey de Kemal Bey'in aleyhinde ifade vermiştir. Geri kalan 24 şâhidin tümü de Ermeni'dir! Patrikhane'nin bulup, Patrikhane'nin getirip götürdüğü ve tabiî Patrikhane'nin hazırladığı bu şâhitlerin çoğunun ifadesi savcı tarafından bile şüphe ile karşılanmıştır. Savcı Sami Bey'in hazırladığı iddianâmeye tamamen iştirak ettiğini beyan eden dâvâ vekili Leon Remzi Efendi, Yozgat'ta katledildiği iddia olunan akrabalarından 115 kişinin vekili sıfatıyla mahkemede bulunduğunu söylemiştir. Fakat elinde ne vekâletnâme vardır, ne de ilgili mahkemeden katledildiğini iddia ettiği akrabalarının vârisi olduğuna ilişkin bir belge alabilmiştir! Bu adam savunma avukatlarının itirazlarına rağmen, Yahudi olma ihtimali bulunan savcı Sami Bey'in kararı ile müşteki yani şikâyetçi sıfatıyla duruşmalara katılabilmiştir! İşgal kuvvetleri ile yakın ilişki içinde olduğu anlaşılan bu Leon Remzi, daha sonra Örfi İdare Mahkemesi'nde Mıgırdıç Çaylak Efendi ile birlikte Nemrut Mustafa Paşa'nın avukatlığını yapacaktır. Aynı şekilde yine dâvâ vekillerinden olan Himayak Hüsrevyan ile Sürenyan da öldürüldüğünü iddia ettikleri Ermenileri temsil ve dâvâcılara vekâleten duruşmalara katıldıkları hâlde mahkemeye veraset veya vekalet belgesini sunamamışlardır. Her ikisi de herhalde Patrikhane'nin bir tertibi sonucu gönderilmiş olmalıdır. Bunlardan Himayak Hüsrevyan, Ermeni Patrikhanesi'nin cismani meclis üyesidir. Türk topraklarında bir Ermenistan kurmak için yürütülen faaliyetleri sevk ve idare edenler arasında bulunan Hüsrevyan 1920 Nisan'ında Azerbaycan İçişleri Bakanları'ndan Behbud Han Cevanşir'i şehit eden Torlakyan'ın da avukatlığını yapmıştır. Mahkemede Türk Milletine kin kusan Hüsrevyan, ihanetlerinin cezasını çekmekten korktuğu için büyük zaferden sonra Türkiye'den kaçmıştır. Şâhitlerden Mıgırdıçoğlu Serkis ile Ojeni Varvaryan kızı Kazaros'un ifadeleri savcı tarafından bile çelişkili bulunmuş, "önceden yazılıp ezberlenmiş" bir ifade olarak değerlendirilmiştir. Ohannesoğlu İstepan, önce binlerce Ermeni'nin öldürüldüğünü, mahallesindeki bütün Ermeniler'in katledildiğini söylemiş, fakat öldürülen bir kimseyi görüp görmediği sorulunca "kimseyi görmedim" demiştir! Şâhitlerden Aznif, tehcir sırasında 13, Artin veledi Agop da 12 yaşında bir çocuktur. Yozgat Jandarma Komutanı Tevfik Bey ile Evkaf Memuru Feyyaz Bey, Kemal Bey'in suç ortağı oldukları iddiası ile yargılanmışlardır. Şâhitlerden Leon Nahabetyan, Keller köyünde Kemal ve Tevfik Bey'lerin 4 kişiyi bizzat öldürdüklerini söylemiştir. Bu iddia Antranik tarafından da tekrarlanmıştır. Aynı kişi tarafından tembihlendiği anlaşılan Agop oğlu Artin, önce Kemal Bey'i Keller köyünde nargile içerken gördüğünü söylemiş, sonra ilk ifade-sini unutup Sırçatekir'de ayran içerken gördüğünü beyan etmiştir. Oysa Kemal Bey Keller köyüne hiç gitmemiştir, nargile içmek gibi bir alışkanlığa da sahip değildir. Bu Agop oğlu Artin önce yaşının 12 olduğunu söylemiş, sonra 17'ye çıkarmıştır. İddiasına göre jandarmalar Keller köyünde birçok kişiyi öldürmüşlerdir, kendisi de kaçıp Kayseri'ye gitmiştir. Savcı Sami Bey, bu beyan üzerine tanığa Tetkik-i Seyyiât Komisyonu'nda verdiği ifadeyi hatırlakmak zorunda kalmış ve komisyonda verdiği ifadede bacağından yaralandığını ve ıstırabından ölü gibi yıkıldığını söyleyen bir kimsenin nasıl Kayseri'ye kadar gelebildiğini sormuştur. Agop oğu Artin'in cevabı şudur: - Allah tarafından bir kuvvet geldi! Yaranın acısını Kayseri'ye kadar duymadım! Mahkeme üyelerinden Kürt Mustafa Paşa işte bu sırada duruma müdahale etmiş ve yalancı şâhidi kurtarmak için akrabalarından kimlerin öldürüldüğünü söylemesini istemiştir. Şâhidin "amcamın kızı, oğlu" dedikten sonra duraklaması üzerine Kürt Mustafa yeniden devreye girmiş ve "ananı, babanı, hepsini söyle" diyerek anasının, babasının kesildiğini hatırlayamayan Agop oğlu Artin'e öldürüldüklerini hatırlatmıştır. Kemal Bey'in bütün kadınların öldürülmesini emrettiğini söyleyen Ojeni Varvaryan adında, 13-14 yaşlarındaki bir şâhit, bu emir üzerine bütün kadınların kesildiğini anlatmıştır. Savcının "bütün kadınların kesilmesi emredildi ise siz nasıl kurtuldunuz" yolundaki sorusuna da "Allah'ın lütfuyla" cеvabını vermiştir. Bu öğretilmiş yalancı şâhit saldırı sırasında başından yaralandığını söylemiş fakat doktor raporu Ojeni'nin yalan söylediğini ortaya koymuştur. Şâhitlerden Manastırlı Halil Recai Bey, tehcir sırasında Ankara'da bulunduğunu, Yozgat olayları hakkında bilgisi olmadığını, fakat Kayseri'deki Miralay Şahap Bey'den kendisine "Yozgat'ta 2-3 bin Ermeninin öldürüldüğüne" dair bir telgraf geldiğini söylemiştir. Fakat İngiliz vatandaşı olduğundan daha önce bahsettiğimiz Mi-ralay Şahap Bey, böyle bir telgraf yazmadığını ifade etmiştir. Bir başka şâhit Alis isminde bir Ermeni kadındır. Kemal Bey'in suç ortağı (!) olarak yargılanan Evkaf Memuru Feyyaz Bey bu kadının Tahkik-i Seyyiât Komisyonu'nda verdiği ifade sebebi ile tutuklanmıştır. Komisyonda, Yozgatlı olduğunu, tehcir sırasında Yozgat'ta bulunduğunu, Feyyaz Bey'in Ermenileri öldürüp mallarını aldığını gözleriyle gördüğünü, ayrıca adamlarıyla birlikte Ermeni mahallesindeki evine gelerek kendi eşyalarını da gaspettiğini anlatan Alis mahkemede başka bir ifade vermiştir. Bayan Alis mahkemede Yozgatlı değil İzmit Bahçecikli olduğunu, tehcir sırasında da Yozgat'ta bulunmadığını söylemiştir! Feyyaz Bey'i Yozgat'ta değil, İstanbul'da tanıdığını ifade eden Alis devamla demiştir ki: - "Birgün dükkânıma gelen Yozgatlı bir arkadaşım 'Ermenileri öldüren bu adam' diye Feyyaz Bey'i gösterdi. Takip ettim. Feyyaz Bey'i Londra birahanesinde görünce Galatasaray Polis Merkezi'nden aldığım polisler vasıtasıyla adalete teslim ettirdim. Başka bir şey bilmiyorum." Alis önceki ifadesini hatırlatan savcıya şu cevabı vermiştir: - Feyyaz Bey'i polise yakalatmak için yalan söyledim! Feyyaz Bey'in bu kadınla ilgili ifadesi ise şöyledir: "... Bu matmazel haber vermiş, Tetkik-i Seyyiât Komisyonuna geldiğimde bunu gördüm. O gün çıkan Ermenice gazeteler, Yozgatlı Ermeniler'i külübe dâvet etti. hepsi komisyona geldiler. Yanıma Vahan isminde birisi geldi ve para vermezsem aleyhimde şahidlik yapacağını söyledi. Ben de verdim ve polise müracaat ettim. Polis de Vahanın üzerindeki numaraları daha evvelden alınmış paraları buldu ve Vahan'ı tevkif etti." İşte duruşmalar, Ermeni Patrikhanesi'nin tedarik ettiği bu şâhitlerle devam edip gitmiş, savunma avukatlarının yalancı şâhitler hakkında adlî işlem yapılmasıyla ilgili talepleri de kabul edilmemiştir. Kemal Bey'e ve diğer sanıklara kendilerini savunmaları için yeteri kadar zaman verilmediği hâlde, kendisine ezberletilenleri anlatıp duran yalancı şâhitlerin iftiraları dikkatle dinlenip zapta geçirilmiştir. Mahkeme, Patrikhane tarafından Kemal Bey'i astırmak için programlanmış şâhitlerin en saçma iddialarını dahi incelediği hâlde, Jandarma Komutanı Tevfik Bey "Mersin'de Yunan Konsolosu vasıtasıyla Terzili köyüne bir top getirildiğinden" bahsetme sine rağmen reis bu top meselesi hakkında bir tek soru bile yöneltmemiştir. Karar ve İnfaz İşte, mümkün olduğu kadar özetleyerek dikkatlerinize ar zetmeye çalıştığım böyle bir yargılamanın sonunda Kemal Bey idama mahkûm edilir. Karar 8 Nisan 1919'da verildiğine, duruş malar da 5 Şubat'ta başladığını göre yargılama iki ay kadar de vam etmiş demektir. Herhangi bir delile dayandırılamayan kararda yalancı şahitlerin iftiraları esas alınmıştır. Divan-ı Harb-i Örfi kararları temyize lâhı tutulmadığı için de cezanın hukuka uygun olup olmadığı denetlenememiştir. Nice vatan hainlerini affeden Sultan Vahidettin, bir gün sonra, Şeyhülislâm'ın fetvasını dahi beklemeden kararı onaylayacak ve Kemal Bey 10 Nisan 1919 günü öğleden sonra Bayazıt Meydanı'nda asılarak İngilizlerle Ermeniler memnun edilecektir. Darağacının altında bir konuşma yapan Kemal Bey, hâkimlere anlatamadığı suçsuzluğunu milletine anlatacaktır. Diyecektir ki: "Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum, aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da bu olacaktır. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar! Eğer adalet buna deniyorsa kahrolsun böyle adalet!" Vasiyetnâmesinden de anlaşılacağı gibi Kemal Bey fevkalâde mütevazi şartlar altında yaşamaya çalışan bir aile reisidir. O gece Bayazıt camiinin gasilhanesine bırakılan Kemal Bey, ertesi gün halkın iştirak ettiği buyük bir cenaze töreniyle ve hocaların tekbir ve tehlilleriyle göz yaşları içinde Kadıköy Kuşdili çayırında yatan oğlunun yanında vatan topraklarına emanet edilmiştir. Kemal Bey asıldığında Bayazıt Meydanı'nda bulunan Hüsamettin Ertürk o kara günü şöyle anlatmaktadır: "İstanbul Limanında bir harp gemisi sefere hazırlanıyordu. Bu Fransız harp gemisinin ismi, "Demokrasi" idi. Ferit Paşa Hükûmeti Seur Muahedesi'ni imzalamağa karar vermişti. Ertesi günü Osmanlı Heyet-i Murahhası bu gemi ile Fransa'ya hareket edecekti. Bu heyette Maarif Nazırı Bağdadı Hadi Paşa, ayandan Filozof Rıza Tevfik ve Hariciye Müsteşarı Reşat Hikmet Bey'ler vardı. Onlar da hazırlıklarını tamamlıyorlardı. Fakat İstanbul'da hiçbir kimse bu heyetle meşgul değildi. İşte bu geminin hareketinden 12 saat evvel bir akşam İstanbul halkı akın akın Bayazıt Meydanında toplanmaya başlamıştı. Teşkilât-ı Mahsusa'mızın eski arkadaşları ve Mim Mim Grubu'na mensup adamlarımız bu meydanda buluşmuşlardı. Ben de halkın arasına karışarak bu feci manzarayı görmeye gitmiştim. Herkes birbirine soruyordu: Niçin böyle karanlığa bıraktılar? İşlerine öyle geliyor da onun için!.. Meydanı dolduran insan kalabalığı on binlerin üs-tünde idi. Saat öğleden sonra beşi geçiyordu. Yollar, meydanlar, damlar mahşerî bir kalabalık hâlinde dolmuştu. Şimdiki üniversitenin rektörlük dairesinin önündeki çınarın altında üç ayaklı darağacı kurulmuştu. Bu idam sephasının etrafı jandarma ve polisle kordon altına alınmıştı. Binanın önünde İngiliz, Fransız askerî kuvvetleri de yer almıştı. Kürt Mustafa Paşa Divan-ı Harbi'nin kimlerden emir aldığını gösteren bu inkâr kabul etmez deliller, böylece ortada duruyordu. Halk bir deniz gibi dalgalanıyordu. Güneş, Süleymaniye arkasında sessizce batıyor, ortalığa pembe bir akşam rengi sinmiş bulunuyordu. Birdenbire bu kalabalığın bir anda sustuğu görüldü. Kimse nefes bile almıyordu. Üstünde-Daire Umuru Askeriye- yazılı bir zafer takı gibi süslü Harbiye Nezareti kapısından çıkan süngülü bir müfreze askerin ortasında, yüzü gözü solmuş, üstünde beyaz bir gömlek bulunan, takriben 35 yaşlarında, mağdur Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey görünmüştü. Yavaş yavaş yürüyor, şimdiki rektörlüğün önündeki darağacına yaklaşıyordu. Oldukça metin ve sakindi. Mukadderatına kendisini teslim etmiş gibi idi. Son sözünün olup olmadığı sorulunca, o halka hitap etmişti: - Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum, son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adalet!.. Bu ses sanki uzak dağlara gitmiş, çarpmış ve oradan aynen geri gelmiş gibi, halkın ağzında tekrar edilmişti: Kahrolsun böyle adalet!.. Kemal Bey sözüne devam ederek: - Benim sevgili kardeşlerim, asîl Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Vatan uğrunda cephede ölen bir insan gibi şehit gidiyorum. Allah vatan ve milletimize zeval vermesin. Amin!.. Halk hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Meydan tam bir matem manzarası almıştı. O sırada şimdiki rektörlük köşkünün penceresinden bakan devrin Adliye Müsteşarı Sait Molla, cellâtlara hiddetle bağırmıştı: - Söyletmeyin bu alçak herifi!.. Hemen asın bu kö-peği, ne duruyorsunuz itoğlu itler!.. Çingeneler derhal darağacında sallanan ipin ilmiğini Kemal Bey'in boğazına geçirmişlerdi. Onu sandalyenin üstüne çıkardılar ve birkaç saniye içinde ipi çekerek sandalyeyi bir tekme ile devirdiler, sonra ipi biraz daha yukarı çektiler. Havanın karardığı bu anda bir kâğıt gibi biraz havada sallandı, sonra yüzü morardı ve dili sarktı. Türk Milleti'nin bu kahraman evladı düşman işgalinin bir kurbanı olarak ipe çekilmiş, fakat hatırası bu milletin kalbinde ebediyen yaşamıştır. O akşam, asker, jandarma, polis halkı güçlükle dağıtmıştı. Köşe başlarında İngiliz, Fransız askerleri ve makinah tüfekleri de her an tetikte hazır duruyordu. Doğuanadolu'da Türkler'e katliam tertip eden Hadisyan ve saire gibi Ermeni sergerdeleri İstanbul'da ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşırken, Ermeni taktil ve tehcirinden sorumlu tutularak sırf İtilâf Devletleri'ne gösteriş yapıp, onlara yaranmak için el çabukluğuyla idam edilen Kemal Bey, 14 Ekim 1922'de çıkarılan bir kanunla millî şehit ilan edildi ve hidemat-ı vataniye tertibinden eşine ve çocuklarına maaş bağlandı. Nur içinde yatsın. "Bu Kafalar Ezilmeli" Hükümetin bütün tedbirlerine rağmen halkın muhterem şehi-dine sahip çıkması, çok saygın kimseler olan Kadıköy, Mecidiye, Üsküdar Dergâhı Şeyhi Münip Bey ve Aziz Mahmud Hüdai Dergâhı temsilcilerinin de kalabalık cemaatları ile birlikte cenaze törenine katılması ve töreni bizzat Münip Hocaefendi'nin yönetmesi, сеnazenin tıbbiye öğrencileri tarafından "Türkler'in büyük şehidi Kemal Bey" çelenkleriyle karşılanması işbirlikçileri telaşlandırır. Damat Ferit'in zaptiyeleri derhal harekete geçerler. Törene katılanlardan bir doktor, bir tıbbiye öğrencisi, Dışişleri Bakanlığı'nın bir memuru, bir tekke şeyhi ve diğer bazı kimseler tutuklanır. Cenaze törenine yirmi kadar asker gönderdiği için Üsküdar Mevki Kumandanı azledilir. Mihran Nakkaşyan'ın Sabah Gazetesi törene katılanları münasebetsizlik yapmakla suçlar. Refi Cevat, millî şehidin toprağa verilişinden sonra cenaze törenine katılan askerleri "sırmalı haydutlar" olarak niteleyecek ve onların da asılmasını isteyecektir: "... Devletin resmi üniformasını taşıyan bir sürü haydut, devlet tarafından asılmış bir haydutun cenazesine karışarak kargaşa yaratmışlardır. Bunların da yakalanarak, cenazesine katıldıkları haydutun akibetine uğratılması gerekmektedir!" 11 Nisan tarihli Alemdar'da, hükümetin "bugün tutuklamalar yapıp, ertesi gün bunların çoğunu serbest bırakmasından" şikâyet eden bu İngiliz yalakası 12 Nisan'da milli şehit için şunları yazmaktan utanmayacaktır: "... O bir kol idi. Şeriatın kuvvetli satırı insanlık için zararlı bir unsur olan bu kolu kopardı. Sıra onu düşünen dimağlardadır. Bu kafalar taşın altında ezilmeli, onlar nasıl milletin kadınlarını dul bıraktılarsa, kendi kadınları da dul kalmalı!" 15 Nisan'da Kemal Bey'in cenaze törenine katılanlar için bir kez daha hükümeti harekete geçmeye çağıran Refi Cevat, caniyâne bir ruh hali ile şöyle diyecektir: "... Onun cenazesi dört hamal ile mezarına gönderilmeliydi!" Amiral Calthorpe "Türkler'in böyle bir câniden yana gösteriler yapmalarında şaşılacak bir şey yoktur" derken, bütün Türk Milletini câni ilân ediyordu! Yardımcısı Webb ise söyle diyecekti: "... Ermeni zulmünden suçlu kimseleri cezalandırmak için bütün Türkler'in idam edilmeleri gerekir!" 2002 sonbaharında İstanbul'da bir grup Türk Milliyetçisi Kemal Bey'in heykelini dikmek için harekete geçer. Heykel Beyazıt Meydanı'na Kemal Bey'in asıldığı yere dikilecektir. Fakat ilk teşebbüslerden sonra bu heykelin dikilmesinin mümkün olamayacağı anlaşılır, ne Beyazıt Meydanı'na, ne başka bir meydana, ne parka, ne kavşağa... Kemal Bey'e gösterilen vefasızlık, herhalde olup biteni basından takip eden Ceyhan Belediye Başkanı Sayın Hüseyin Sözlü'nün millî haysiyetini rencide etmiş olacak ki, kalkıp İstanbul'a gelir ve heykeli bir kamyona yükleyip Ceyhan'a götürür. Şehrin en işlek parklarından Taliha İşgüven Parkı'na dikiverir. 17 Mayıs 2003'te dillere destan olan bir açılış yapar. Açılışa özel heyetler göndermek suretiyle millî şehidimizin kızı Müşerref Gürenci hanımefendiyi İzmir'den, torunu Kemal Ergüden beyefendiyi Ankara'dan davet eder. Törene KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş, siyasi parti temsilcileri, bölge milletvekilleri ve binlerce Ceyhanlı katılır. Yandaki fotoğraf, Sayın Rauf Denktaş'ı, 3 Şubat 2008'de kaybettiğimiz merhum Müşerref Gürenci hanımefendiyi ve büyük bir vefa örneği gösteren Ceyhan Belediye Başkanı Sayın Hüseyin Sözlüyü heykelin açılış töreninde bir arada göstermektedir. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'in İstanbul Kadıköy Kuşdili'ndeki mezarı Türk Mülkiyeliler Birliği tarafından yaptırılmıştır. Fakat mezar taşı birkaç kez değiştirilmesine rağmen doğru dü-rüst bir kitabe yazılamamıştır. Nitekim bir önceki kitabede Nemrut Mustafa Paşa'nın adından bile bahsedilmemesine rağmen, Kemal Bey'in Nemrut da denen Kürt Mustafa Paşa Divanı tarafından idama mahkûm edildiği ifade edilmektedir. Kemal Bey'in idamına karar veren Mustafa Paşa değil, Fethi Okyar'ın "en hunhar canavarlar tıynetinde yaratılmış bir cellat" olduğundan bahsettiği Mustafa Nazım Paşa'dır. Öyle sanıyoruz ki, Türk Mülkiyeliler Birliği bu yanlışlığı da düzelterek hatasız bir kitabe dikmeye muvaffak olacaktır. İkinci Millî Şehit Beraat ettiği hâlde asılmak maksadıyla yeniden yargıla-nan ikinci millî şehidimiz Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey'dir. 1876'da Yanya'da doğan Nusret Bey, Mekteb-i Mülkiye'den mezun olduktan sonra Yanya ve Konya'da maiyet memurluğu ve Keskin, Tepedelen, Aydonat, Filat, Meçora, Devline, Sur, Safet ve Ergani'de kaymakam olarak görev yapmıştır. 19 Nisan 1914'de yine kaymakam olarak, Ermenileri katletmekle suçlanacağı Bayburt'a tayin edilir. Bayburt Kaymakamı iken 1. Dünya Savaşı yıllarında 3. Ordu'ya erzak temin etmek için yaptığı çalışmalardan dolayı 3. Ordu Komutanlığı ve Erzurum Valiliği tarafından defalarca ödül-lendirilir. 14 Haziran 1917'de, o sırada Yıldırım Orduları 2. Grup Kumandanı olan Mustafa Kemal Paşa'nın isteği üzerine Urfa Mutasarrıflığı'na tayin edilir. Nusret Bey vatansever ve cesur bir idarecidir. Çanakkale'deki kahramanlıklarından dolayı şehrin kuzeyini Karakoyunlu Deresi'ne bağlayan bir cadde açtırır, caddeye Mustafa Kemal Paşa Caddesi adını verir. Nusret Bey Urfa Mutasarrıfı iken Mondros Mütarekesi imzalanır. İngilizler'in Urfa'yı işgal edeceğine dair haberler yayılmaya başlar. Bu haberler üzerine İngilizler'in kışkırttığı Arap aşiretleri Türklere karşı mütecaviz bir tavır takınırlar. İşte bu sırada 6. Ordu Kumandanı Ali İhsan Paşa Urfa'ya gelir. Nusret Bey, Ali İhsan Paşa'nın tavsiyesi ile daha sonra bütün Anadolu'da örnek alınan Müdafaa-i Hukuk teşkilatını kurar. Şehrin eşrafi ile görüşüp muhtemel bir işgale karşı gereken tedbirleri alır. Bu arada İstanbul Hükümeti İngilizler'in baskısıyla Ali İhsan Paşa'yı İstanbul'a çağırmıştır. Paşa, Haydarpaşa İstasyonu'nda trenden iner inmez İngiliz askerlerince tutuklanıp Malta'ya gönderilir. Emrindeki 6. Ordu'yu dağıtmak istemeyen Ali İhsan Paşa gailesinden böylece kurtulan İngilizler, Antep'i ve demiryolu istasyonunun da bulunduğu Cerabulus'u işgal ederler. Sıra Urfa'ya gelmektedir. Nusret Bey, Dahiliye Nezaretine bir telgraf çekerek Urfa'nın işgal edileceğini bildirir ve yapılacaklar hususunda talimat verilmesini ister. Dahiliye Nezaretinden cevap gelmeden, bir yarbayın komutasındaki İngiliz birlikleri Urfa'ya girerler Hükümet Konağı'nı kuşatırlar. Makinalı tüfeklerin namlularını konağa çevirirler. Yarbay iki subayla birlikte Hükümet Konağı'na girer. Merdivenleri çıkıp, Mutasarrıf'ın ikinci kattaki odasına gelir. Şehrin girişinde ve Hükümet Konağı'nın önünde kendisine karşılamayan Mutasarrıfı makam odasının kapısında da görmeyince hışımla içeri girer. Mutasarrıfın ayağa kalkmasını ve makam koltuğunu kendisine vermesini beklemektedir. Fakat Nusret Bey ayağa bile kalkmaz. İngiliz yarbayının "memleketinize geliyoruz, muzaffer bir hükümetin askeri neden karşılanmıyor" şeklindeki sorusuna da sert bir tonla cevap verir: - Memleketi işgal eden bir kuvveti karşılamak bir Türk Mutasarrıfı'na yakışmaz. Misafir olarak gelseydiniz sizi Birecik'te karşılardım! Müslüm Akalın, İngiliz kumandanının, bu cevap üzerine Nusret Bey'in adının yanına bir işaret koyduğunu yazıyor. Böylece Nusret Bey'ın adı suçlular listesine ilave edilir. Yahudi olduğunu tahmin ettiğimiz İsviçreli Yakup'un evinde ağırlanan İngiliz yarbay, Nusret Bey'e haber göndererek askerleri için bir bina tahsis edilmesini ister. Nusret Bey ona askerlerinin süvari kışlasında kalabileceğini bildirir. Fakat kışlayı beğenmeyen yarbay, hastaları dışarı attırarak askerlerini Gureba Hastahanesi'ne yerleştirir. Gözleri görmeyen Mehmet Nedim Efendi'yi de kapıya koyup, konağını işgal eder! Sonra da Ermeni tercümanını Nusret Bey'e gönderip emir vermeye başlar. Nusret Bey bu Ermeni tercümanı azarlayarak şu cevabı vermiştir. - Git kumandanını söyle, ben kendisinin emireri değilim. Bir daha tekerrür ederse bunu beyninde patlatırım! Nusret Bey'in "beyninde patlatırım" dediği şey, elindeki silâhtır! Türk çocukları kasabalarını işgal etmesi için düşman komutanına başvuran kaymakam veya mutasarrıflarla Nusret Bey arasındaki haysiyet farkını elbette takdir edeceklerdir. İşte Nusret Bey, haysiyetini kimseye çiğnetmediği için Urfa'nın işgalinden oniki gün sonra 6 Nisan 1919'da Dahiliye Nazırı'nın emri ile azledilip tutuklanacak ve İstanbul'a gönderilecektir. Bu Dahiliye Nazırı, Kürtçü elebaşılardan Şerif Paşa'nın amcası, Hariciye Nazırları'ndan Kürt Sait Paşa'nın kardeşi, Nemrut Mustafa adıyla şöhret kazanan Kürt Mustafa Paşa'nın da eniştesi olan Kambur nâmıyla mâruf Kürt Ahmet İzzet değildir. Bir İngiliz işbirlikçisi olduğu için halkın Artin dediği Cemal Bey'dir. Artin Cemal hakkında tamamlayıcı bilgiyi kitabın Hazin Sonları bölümünde bulabilirsiniz. Şimdilik şu kadarını kaydetmek isterim ki, Damat Ferit'in başımıza musallat ettiği bu Dahiliye Nazırı kendini İngilizlere 150 bin sterline satan adamdır. Yargılama Nusret Bey İstanbul'da önce Mustafa Nazım Paşa Divan-ı Harbi'nde yargılanır. Beraat eder. Beraat etmesine rağmen Mayıs'a kadar hapishanede tutulur. Sonra serbest bırakılır. Fakat yeniden hâkim karşısına çıkarılır. Bu kez mahkeme başkanı Esat Paşa'dır, tekrar tutuklanır. 18 Aralık'ta Şûrâ-yı Devlet tarafından hakkında men'i muhakeme kararı verilmesine rağmen tahliye edilmez. 15 Mart 1920'de yargılama yeniden başlar. Bu arada Salih Paşa Hükümeti istifa etmiş, 4. Damat Ferit Hükümeti göreve başlamıştır. Ferit Paşa fevkalâde bir Divan-ı Harb Mahkemesi kurar. Mahkeme başkanlığına Nemrut Mustafa Paşa'yı getirir. Mustafa Kemal Paşa ve diğer birçok Türk milliyetçisi hakkında idam kararı veren Nemrut Mustafa Kürtçüdür! Kürt Teali Cemiyeti'nin başkanı ve faal üyesidir. İşte şimdi Ergani Mutasarrıfı iken, zararlı faaliyetlerinden dolayı Kürt Muhadenat Cemiyeti'ni kapatan Nusret Bey bu Kürtçünün eline teslim edilmiştir. Avukat Yasağı Mustafa Kemal Paşa'yı, Kara Vasıf Bey'i, 20. Kolordu Kuman-danı Salacakı Ali Fuat Paşa, Alfred Rüstem, Dr. Adnan Adıvar ve Halide Edip Adıvar'ı idama mahkûm eden Nemrut Mustafa göreve geldikten sonra mahkemelerden Ermenileri, İngilizleri ve hatta Hürriyet ve İtilâf taraftarlarını tatmin edecek kararlar bekleyen Damat Ferit Hükümeti, bir kararnâme yayınlayarak avukatların ve dâvâ vekillerinin duruşmalara girmesini yasaklar. Böylece mahkeme başkanı, istediği celsede, istediği yalancı şâhidi mahkemeye celb ederek istediği ifadeyi alacak, istediği kararı da verecektir! Nemrut Mustafa'nın, Nusret Bey'i astırmak için Ermeni Pat riği Zaven Efendi ile işbirliği hâlinde çalıştığını biliyoruz. O günleri yaşamış olan Teşkilât-ı Mahsusa M. M. Grubu Başkanı Hüsamettin Ertürk, Zaven Efendi'nin tanzim ettiği listeleri Damat Ferit'in avucuna sıkıştırdığından bu listelerde adı bulunanların hiçbir tetkike tâbi tutulmadan idamlarına karar verildiğinden bahsetmektedir. Bu Zaven Efendi, yıkıcı faaliyetlerinden dolayı 1916'da Bağdaťa sürgün edilen Ermeni Patriğidir! Mütarekeden sonra "Türkler'in gadrine uğramış mazlum bir din adamı" olarak İstanbul'a dönmüş ve tâbiî İngiliz işbirlikçisi oluvermiştir. Bütün Osmanlı azınlıklarını Türkler'den intikam almaya çağıran şu sözler ona aittir: "... Türkler'in asırlardır gaspettikleri haklarımıza tamamen sahip oluncaya kadar mücadelenin her şeklini meşru ve mâkul görürüm. Bu fırsatın, Türkler'in tahakkümündeki ırklara bir daha nasip olacağını zannetmeyelim. Her çareye başvuralım ve Türklük derdini yer yüzünden bertaraf edelim!" Nusret Bey, mücadelenin her şeklini meşru ve mâkul gördüğünü açıklayan ve herkesi Türkleri yer yüzünden bertaraf etmeye çağıran işte bu câni ruhlu papazın ölüm listesindedir. İlânla Aranan Yalancı Şâhitler Nemrut Mustafa Divan-ı Harbi'nin gazete ilânı ile şâhit araması, ellerinde Nusret Bey hakkında herhangi bir delilin bulunmadığını göstermektedir. 29 Nisan 1920 tarihli Serbestî Gazetesi'nde şöyle bir ilân yayınlanır. "Divan-ı Harb-i Örfi Riyasetinden "Bayburt ve Ergani taktil ve tehciri meselesine dair malumat ve meşhudatı olanların Divan-ı Harbe gelmeleri ilân olunur." Bir gün sonra Peyam ve İkdam gazetelerinde benzeri bir ilân çıkar. Denmektedir ki: "Divan-ı Harb-i Örfi Riyasetinden "Bayburt ve Ergani madeninde tehcir olup, ahiren avdet eden müslim ve gayrimüslimlerden Dersaadet'te bulunanların önümüzdeki Cumartesi günü zevali saat 10:00'da 1 numaralı Divan-ı Harb-i Örfide bulunmaları beyan olunur!" Görüldüğü gibi; 4-5 yıl önce Bayburt ve Erganïde cereyan ettiği varsayılan olayların şahitleri, bu iki merkezden en az bin ki-lometre uzaklıktaki İstanbul'da aranmaktadır! Şahitler "tedarik" edildikten sonra nihayet duruşmalar başlar. Mahkemeye ilk gelen şâhit İstanbul'dan bir adım bile dışarı çıkmamış olan bir sahtekârdır. Nusret Bey, suçlanmasına sebep olan hadisenin Baybur'ta cereyan ettiğini hatırlatarak şâhide itiraz eder. Nemrut Mustafa derhal onu azarlar: - Anladık, anladık! Yalan söyleyecek değil ya. Mahkeme her şeyi senden iyi bilir. Papazlar, patrikhanede ne ezberlettilerse, ikinci şâhit mahkemede aynı şeyleri tekrarlayıp durur. İlk şâhidin bahsettiği olay mahalli ile, ikinci şâhidin bahsettiği olay mahalli arasında 50 km. mesafe vardır. Nusret Bey bu çelişkiyi işaret ederek şâhitlerin ya-lan söylediklerini tekrarlar. Nemruť'un cevabı "kâfi, kâfi" olur. Başka bir celsede salona şâhit olarak 12 yaşında bir çocuk getirirler. Oysa Nusret Bey'e isnat ettikleri suç dört yıl öncesine aittir. Nusret Bey "8 yaşındaki bir çocuğu şahit olarak nasıl dinlersiniz" diye itiraz edince, Nemrut Mustafa fena hâlde öfkelenip bağırır: - Patlamadın ya be herif! Birgün duruşmaya Haçatur Seferyan adında birini getirirler. Ha-çatur, Nusret Bey'in asker olduğunu ve onun emriyle Ermeniler'in öldürüldüğünü söyler. Oysa Nusret Bey sivil bir idarecidir. Bir başka duruşmada mahkeme salonuna üç kadın dalar. Nem-rut Mustafa, şahit olarak getirilen Agoni Markaryan, Varsenik Aris-yan Arakel ve Erfahi Arakel adındaki kadınlara; - Nusret Bey'itanıyor musunuz? Kendisi burada mı diye sorar. Kadınlar: - Tanıyoruz, kendisi burada değil cevabını verirler. Oysa Nusret Bey salondadır. Anlaşılan papazlar Nusret Bey'i yeterince tarif edememişlerdir. Kadınlar dışarı çıkarılır. Kendilerine gereken telkinler yapıldıktan ve Nusret Bey iyice tarif edildikten sonra tekrar mahkeme heyetinin huzuruna getirilirler ve bu defa: - Evet, Nusret Bey burada, cevabını verirler. Bu kadınların ifadelerine göre tehcir edilenlerin bir kısmı Urzincan Nehrinde, bir kısmı da Pulur Nehri'nde boğulmuştur. Hâlbuki Türkiye'de ne Erzincan Nehri vardır, ne Pulur! Şahitlerden Erfahi, erkeklerin, Bayburt-Pulur yolu üzerindeki Kasanta köyüne varmadan akan derede öldürüldüğünü söylemiştir. Arisyan Arakel'in ifadesine göre bu dere Pulur yolundaki Salak köyü civarındadır. Halbuki Bayburt-Kasanta ve Bayburt-Salak arasında değil dere, cılız bir akar su bile yoktur. Duruşmalar bu minval üzere sürüp gider. İddia makamı, Ermeni Patrikhanesi'nin yalancı şahitleri, hatta resmen Ermeniler'den vana taraf olan Nemrut Mustafa isnat edilen hiçbir suçu ıspatlayamazlar. Mahkeme sona erince üyelerden Ferhat Bey, Nusret Bey'e "vazifeyi suiistimalden" üç yıl ceza verilmesini teklif eder. Kürt Mustafa ile üyelerden Fettah Bey idam talebinde bulunurlar. Bunlardan Kürt Mustafa mâlum. Öteki ileride göreceğiniz gibi Kuva-yı Milliye'yi ezmek için kurulan Kuva-yı İnzibatiye'nin subayıdır ve o da Kürt asılıdır! Milli mücadele liderlerini ve bir yığın mâsum Türkü idama mahkûm etmekle ün yapan Fettah Bey, Divan-ı Harb-i Örfi üyeliğine Damat Ferit tarafından atanmıştır. Biga olayları sırasında Mustafa Kemal Paşa'nın, Kâzım Karabekir'e bir İngiliz torpidosuyla Karabiga'ya giderek Anzavur'a iltihak edeceğini bildirdiği Fettah Bey, milli mücadele aleyhtarı Askerî Nigehban Cemiyeti'nin de kurucuları arasındadır. Ordu bünyesinde gizli cemiyet kurduğu için Divan-ı Harb'de yargılanıp gıyabında mahkûm olan Fettah Bey'in "mâsum insanları felâkete sürükleyecek komplolar hazırladığından" bahseden Türk gizli teşkilâtından Hüsamettin Ertürk onun İngilizlere hizmet ettiğini yazmıştır. "... Fettah Bey Divan-ı Harb azalığından ihraç edilmişse de İngilizler gizli faaliyetlerinden memnun kalarak daha sonra kendisine Büyük Britanya Krallığı'nın nişanını verip onu taltif etmişlerdir!" Kaydetmeliyiz ki, Kuva-yı İnzibatiye de Askerî Nigehban Cemiyeti de İngiliz emellerine hizmet eden cemiyetlerdir. Bu Fettah Bey zaferden sonra Mısır'a tüyecek, oradan Halep'e yerleşecek ve Suriye'nin desteği ile tıpkı Nemrut Mustafa Paşa gibi Türkiye'de bir Kürt ayaklanması çıkarmak için çalışacaktır. İşte o vatansever Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey, Nemrut Mus-tafa ile bu Yarbay Fettah'ın âdi bir tertibi ile idam olunmuştur. Şöyle ki: Nusret Bey, Nemrut Mustafa ve onun elbirliği ettiği Fettah Bey'in ısrarlı idam taleplerine rağmen 15 yıl kürek cezasına çarptırılır. Karar 4 Temmuz 1920'de Nemrut Mustafa ve üyeler tarafından imzalanır. Fakat Nemrut Mustafa yeni bir şâhidin geldiğini, mahkemede ifade vermek istediğini, dolayısıyla Nusret Bey'in yeniden yargılanmasını ister. Başlangıçta Nusret Bey'in üç sene hapis cezasına çarptırılmasını isteyen Ferhat Bey, usule aykırı olduğu gerekçesiyle bu teklife karşı çıkar. Sonunda Ferhat Bey 3. Divan-ı Harp üyeliğine tayin edilir. Yerine takıma ayak uyduracak bir adam olduğu anlaşılan Erkan-ı Harp Mirlivası Niyazi Bey getirilir ve Nusret Bey idama mahkûm ediliverir. Sultan Vahidettin, 20 Temmuz'da verilen cezayı 4 Ağustos'ta olaylayacak ve 5 Ağustos'ta da bu Türk vatanseveri Bayazıt Meydanı'nda idam edilecektir. Halkın gözünden düşürmek ve kahraman yaratılmasını engellemek için Ermeniler'in parasını almakla suçlanan Nusret Bey'in webinden sadece bir lira çıkmıştır, pantalonu da yamalıdır! "Bu Mahkemeler Utanç Verici" Kapısında düşman askerlerinin nöbet tuttuğu bu mahkemelerde hukuk adına işlenen cinayetlere İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe bile isyan etmiştir. Tehcirle ilgili yargılamaların maskaralığa dönüştüğünü Londra'ya lildirmek ihtiyacını duyan Calthorpe, Londra'ya yolladığı raporda bu mahkemelerin İngiliz Hükümetinin itibarına gölge düşürdüğünü, müttefik güçler bakımından da utanç verici olduğunu ifade etmiştir. Aynı şekilde Amerikan Yüksek Komiseri Lewis Heck de hükümetine gönderdiği raporda "yargılamaların şahsî intikam saiki ile veya İtilâf devletleri yetkililerinin ve özellikle İngilizler'ın kışkırtmasıyla yapılmakta olduğuna" dikkat çekmiştir. Atatürk'ün teşebüsüyle Türkiye Büyük Millet Meclisi 14 Ekim 1922 tarihli kanunla Nusret Bey'i, 25 Aralık 1921 tarihli kanunla da Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'i millî şehit ilân etmiş her iki şehid-i muhteremin eşlerine ve çocuklarına maaş bağlanma-sına karar vermiştir.
Sayfa 163 - Bilgeoğuz Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
··
1.373 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.