Puan vermedi·192 syf.····Okunma: 22 Mayıs 2025 01:15 Modernliğin Sonuçları, çağdaş sosyologlardan Anthony Giddens’ ın modernliğin kültürel ve epistemolojik vurgularını içeren kurumsal bir analizidir. Giddens bu eserle, postmodern bir döneme girildiğini iddia eden düşünürlere modernizmin kapsamlı bir incelemesini sunmaktadır. Bir modernizm ve postmodernizm karşılaştırması olan eserde modernliğin süreksizlikleri, güven ve risk taşıyan yanları, ütopyacı gerçeklik, soyut sistemler ve mahremiyetin dönüşümü konuları işlenmiştir. Giddens’ ın modern toplumların geleneksel toplumlardan ayrılması gerektiği yönündeki düşüncelerinin parametreleri olan modernlik, uzam ve zaman, modernliğin düşünümselliği, yerinden çıkarma görüşlerine yer verilmiştir.
Giddens’ a göre “Modernlik” on yedinci yüzyılda Avrupa’da başlayan ve sonraları neredeyse bütün dünyayı etkisi altına alan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimlerine işaret eder. Bu yaklaşım, modernliği belli bir zaman süreci ve coğrafi çıkış noktasıyla ilişkilendirir; ama onun temel karakteristiklerini de şu an için bir karakutu içinde dikkatlice istiflenmiş olarak bir kenara bırakır. (s.9)
Giddens ilk olarak insanlık tarihinin bazı süreksizlikler ile belirlendiği ve düzenli bir gelişim biçimine sahip olmadığı fikriyle “Modernliğin Süreksizliklerine” değinir. Ona göre, modernliğin sonucunda ortaya çıkan yaşam tarzları bizi bütün geleneksel toplumsal düzen türlerinden eşi görülmedik bir biçimde söküp çıkarmıştır. Modernliğin getirdiği dönüşümler hem yaygınlıkları hem de yoğunlukları açısından önceki dönemlere özgü değişim biçimlerinin çoğundan daha etkilidirler. Yaygınlık düzleminden bakıldığında bu dönüşümler, küresel düzeyde toplumsal bağlantı biçimleri kurulmasında etkili olmuşlardır; yoğunluk açısından ise günlük yaşamımızın en özel ve kişisel özelliklerini değiştirme aşamasına gelmişlerdir. Açıktır ki geleneksel ile modern arasında süreklilikler vardır ve bunlar birbirinden tamamen ayrı parçalar değildir.
Modem toplumsal kurumları geleneksel toplumsal düzenlerden ayıran süreksizlikleri nasıl belirlememiz gerekir? Sorusu için Giddens bazı özellikler sıralamaktadır. Bunlardan biri, modern çağın harekete geçirdiği değişim hızıdır. Geleneksel uygarlıklar diğer modernlik öncesi sistemlerden dikkate değer biçimde daha devingen olabilirler; ancak, modernliğin koşulları içinde değişim hızı son noktadadır. Bu durum en çok teknoloji açısından belirgin gibi görünse de diğer bütün alanlara da yayılmıştır. İkinci bir süreksizlik ise değişim alanıdır. Dünyanın değişik bölgeleri birbirleriyle bağlantı içine çekildikçe toplumsal dönüşümün dalgaları âdeta bütün yerküre yüzeyi boyunca çarpmaktadır. Üçüncü süreksizlik, modern kuramların doğasının özüyle ilgilidir. Ulus-devlet’in siyasal sistemi, üretimin cansız güç kaynaklarına büyük ölçüde bağımlı olması ya da ürünlerin ve ücretli emeğin tam anlamıyla metalaştırılması gibi bazı modern toplumsal biçimler önceki tarihsel dönemlerde hiç görülmemektedir. Diğer biçimler ise önceki toplumsal düzenlerle yalnızca yanıltıcı bir sürekliliğe sahiptirler. Kent buna bir örnek olarak gösterilebilir. Modern kentsel yerleşimler çoğunlukla geleneksel kent havzasıyla birleşirler ve sanki yalnızca buradan yayılarak genişlemiş gibi görünürler. Oysa modern kentçilik önceki dönemlerde modern öncesi kenti kırsal alandan ayıran ilkelerden oldukça farklı ilkeler uyarınca düzenlenir. (s.13)
Giddens’ a göre, modern kurumlar üzerinde doyurucu bir analiz yapılmasını engelleyen, klâsik toplumsal kuramın sosyoloji içinde süregelen etkisinden türemiş, yaygın kabul görmüş üç fikre işaret edilebilir. Birincisi, modernliğin kurumsal tanısıyla ilgilidir. İkincisi, sosyolojik analizin asıl odağı topluma yöneliktir. Üçüncüsü ise sosyolojik bilgi ile bu bilginin göndermede bulunduğu modernliğin karakteristikleri arasındaki ilişkilere aittir. (s.17)
Giddens modernlik ile zaman ve uzamın dönüşümü arasındaki bağlantıyı anlamak için, modernlik öncesi dünyadaki zaman ve uzam ilişkileri ile ilgili farklılıkları anlatmayı zorunlu görmektedir. Ona göre bütün modern öncesi kültürler zamanı hesaplama tarzlarına sahipti. “Ne Zaman” hemen hemen evrensel olarak, ya “Nerede”yle ilişkilendirilirdi ya da düzenli doğa olaylarıyla tanımlanırdı. Mekanik saatin icadı ve nüfusun neredeyse tamamına yayılması (başlangıcı, on sekizinci yüzyılın sonlarına kadar uzanan bir olgudur) zamanın uzamdan ayrılmasında çok önemli bir olaydı. Saat, boş zaman için günün dilimlerinin kesin olarak belirlenmesine olanak sağlayacak biçimde nicelleştirilmiş tek biçimli bir ölçü belirtiyordu. (s.22)
Modernlik öncesi toplumlarda uzam ve yöre yaygın olarak çakışır; çünkü insanların çoğu için toplumsal yaşamın uzamsal boyutları birçok açıdan “mevcudiyet”le, yani yerel etkinlikle belirlenir. Modernliğin ortaya çıkışı uzamı, herhangi bir yüz yüze etkileşim durumundan konum olarak uzak, “namevcut (absent)” kişiler arasındaki ilişkileri geliştirerek, gitgide yöre’den koparıp atar. Modernlik koşullarında yöre, artan biçimde düşselleşir: Bunun anlamı, mekânların, oldukça uzak toplumsal etkilerden adamakıllı etkilenerek biçim kazanmasıdır. (s.23)
Zaman ve uzamın ayrılması modernliğin aşırı dinamizmi için neden bu denli önemlidir? İlk neden, zaman ve uzamın ayrılması ve standart “boş” boyutlar haline gelmeleri, toplumsal etkinlik ile bu etkinliğin mevcudiyet bağlamlarının özellikleri içine “yerleştirilmişliği” arasındaki bağları koparıp atar. İkincisi, bunun modern toplumsal yaşamın ayırt edici özelliği olan rasyonel örgütlenme için bir dişli görevi görmesidir.(s.24) Üçüncü olarak, modernlikle ilintilendirilen radikal tarihsellik, önceki uygarlıklarda kullanılamayan, zaman ve uzam içine “yerleştirme” tarzlarına dayanır. Geçmişin, geleceğin biçimlendirilmesine yardımcı olmak için sistematik olarak temellük edilmesi anlamında “tarih,” ilk büyük canlandırıcı itkiyi tarıma dayalı devletlerin ortaya çıkışının başlangıcında yaşadı; ama modern kurumların gelişimi başlı başına yeni bir itici güç oldu. Günümüzde evrensel olarak benimsenmiş standart bir takvim sistemi, her ne kadar bu türden bir tarih farklı yorumlara tabi olsa da tekbiçimli bir tarihin temellük edilmesini sağlar. Buna ek olarak, tüm yerkürenin, bugün çok doğal sayılan haritalara dökülmüş olması göz önüne alındığında, tek bir geçmiş anlayışı artık evrenseldir; zaman ve uzam, bu geçmişte, gerçek bir dünya-tarihsel eylem ve deneyim çerçevesi oluşturacak biçimde yeniden birleşirler.(s.25)
Giddens yerinden çıkarılma ile toplumsal ilişkilerin yerel etkileşim bağlamlarından kaldırılmasını ve sonsuz uzunluktaki zaman uzam boyunca yeniden yapılandırılmasını kast etmektedir. Sosyologların geleneksel dünyadan modern dünyaya geçiş için farklılaşma ya da işlevsel uzmanlaşma kavramlarına başvurmalarını eleştirmektedir. Ona göre bu görüş evrimci bir bakış açısı gibi görünmektedir. Toplumsal sistemlerin incelemesinde sınırlılık sorununu dikkate almamaktadır ve işlevselci kavramlara çok fazla bel bağlamaktadır. (s.25)
Giddens, Modern toplumsal kurumların gelişimiyle yakinen ilgili iki tür yerinden çıkarma düzeneği arasında bir ayrım yapar. Bunlardan birincisine simgesel işaretlerin (symbolic tokens) yaratılması; ikincisine de uzmanlık sistemlerinin kurulması adını verir. Simgesel işaretler terimiyle, herhangi bir özel konumda onları elinde bulunduran kişi ya da grupların belirli karakteristiklerine bağlı olmaksızın “elden ele geçebilen” mübadele araçlarını kasetmektedir. Burada paraya yoğunlaşır. (s.26)
Giddens modernlik ve düşünümsellik arasındaki bağlantıyı incelerken, düşünümselliği, temel bir anlamda tüm insan eylemlerinin tanımlayıcı bir karakteristiği olarak ifade eder. Tüm insanlar, rutin olarak, yaptıkları şeyin nedenleriyle onu yapmanın ayrılmaz bir parçasını oluşturacak biçimde bağlantılı kalır. Giddens bunu eylemin düşünümsel olarak izlenmesi olarak adlandırmıştır. İnsan eylemi, bir araya gelmiş etkileşimler ve nedenler zincirini değil, davranış bağlamlarının tutarlı biçimde izlenmesini kapsar. Modernlik öncesi uygarlıklarda düşünümsellik büyük ölçüde geleneğin yeniden yorumu ve açıklanmasıyla sınırlıydı. Modernliğin ilerleme kaydetmesiyle de değişik bir karakter alır. (s.38) Düşünümsellik, düşünce ve eylemin sürekli olarak birbirinin üzerine yansıtılmasıyla sistemin yeniden üretiminin temeline yerleşir. Artık, günlük yaşam akışının geçmişle hiçbir asli bağlantısı yoktur; yalnızca “önceden yapılmış olanlarla” yeni bilgilerin ışığında ilkeli bir şekilde savunulabilecekler örtüşmeye başlar. Bir uygulama sadece geleneksel olduğu için onaylanmaz; gelenek haklı görülebilir, ancak bu da yalnızca bilginin, gelenekten kaynaklanmayan bir bilginin ışığında yapılır. Alışkanlığın eylemsizliğiyle birleştiğinde, bunun anlamı şudur: Modern toplumların en modernleşmişinde bile gelenek, bir rol oynamayı sürdürür. Ancak, bu rol genelde, dikkatlerini çağdaş dünyadaki gelenek ile modernlik bütünleşmesi üzerinde yoğunlaştırmış olan yazarların inandığından çok daha az önemlidir. Çünkü, haklı çıkarılmış gelenek, iğreti giysiler içindeki bir gelenektir ve kimliğini yalnızca modernliğin düşünümselliğinden alır. (s.39)
Giddens, “ Modern toplumlar kapitalist mi yoksa endüstriyel mi?” sorusundan hareketle, kapitalizm ve endüstriyalizmi iki ayrı örgütsel küme ya da modernlik kurumlarıyla ilişkili boyutlar olarak kabul eder. Kapitalizm, özel sermaye mülkiyeti ile mülksüz ücretli emek arasındaki ilişki merkezinde yoğunlaşmış bir meta üretim sistemidir; bu ilişki bir sınıf sisteminin ana eksenini oluşturur. Kapitalist girişimcilik, fiyatların yatırımcılar, üreticiler ve tüketiciler için aynı işaretleri oluşturduğu rekabetçi pazarlar için üretime dayanır. Endüstriyalizm’ in ana karakteristiği ise cansız maddi güç kaynaklarının mal üretiminde kullanımıdır; makineler bu üretim sürecinde merkezi rol oynar. Bir “makine”, bu tür güç kaynaklarını çalışma aracı olarak kullanarak bir dizi işi yerine getiren, insan elinden çıkma bir araç olarak tanımlanabilir. Endüstriyalizm, insan etkinliğinin, makinelerin, ham madde ve ürün girdi ve çıktılarının eşgüdümü için üretimin belli kurallara göre toplumsal örgütlenmesini öngörür. (s.54)
Giddens’a göre modernlik yapısal olarak küreselleşleştiricidir. Bu Nitelik, modern kuramların en temel karakteristiklerinin bazılarında, özellikle, yerinden çıkarılmışlıkları ve düşünümselliklerini de kapsayacak biçimde, açıkça görülür. Ancak, küreselleşme tam olarak nedir ve bu olguyu en iyi biçimde nasıl kavramsallaştırabiliriz?
Zaman-uzam uzaklaşmasının kavramsal çerçevesi dikkatimizi yerel katılımlar (birliktelik ortamları) ve uzak etkileşim (mevcudiyet ve namevcudiyet arasındaki bağlantılar) arasındaki karmaşık ilişkilere yöneltir. Modern dönemde zaman-uzam uzaklaşması düzeyi, önceki bütün dönemlerden çok daha yüksektir. Yerel ve uzak toplumsal biçim ve olaylar arasındaki ilişkiler de buna uygun olarak “esnerler”. Küreselleşme asıl olarak bu esneme sürecine işaret eder; farklı toplumsal bağlamlar ya da bölgeler arasındaki bağlantı biçimleri bir bütün olarak yerküre yüzeyinde şebekeleşir. (s.60)
Küreselleşme, uzak yerleşimleri birbirlerine, yerel oluşumların millerce ötedeki olaylarla biçimlendirildiği ya da bunun tam tersinin söz konusu olduğu yollarla bağlayan dünya çapındaki toplumsal ilişkilerin yoğunlaşması olarak tanımlanabilir. (s.60) Bu, diyalektik bir süreçtir; çünkü, bu tür yerel oluşumlar, onları biçimlendiren çok uzak ilişkilerin tam tersi doğrultuya da yönelebilirler. Yerel dönüşüm, toplumsal bağlantıların zaman ve uzam üzerinde yanlamasına genişlemelerinin bir parçası olduğu için, küreselleşmenin de parçasıdır. Böylece, bugün dünyanın herhangi bir yerinde kentler konusunda çalışan biri, bir bölgede meydana gelen olayların buradan sınırsız uzaklıkta işlerlik gösteren etkenlerden -dünya parası ve ürün pazarlan gibi etkenler- etkilenme olasılığının yüksek olduğunun farkındadır. (s.61)
Giddens, modernlik kurumlarının dörtlü sınıflandırmasını izleyerek kapitalist dünya ekonomisini küreselleşmenin dört boyutundan biri olarak ele alır. Ulus – devlet sistemi burada ikinci boyuttur. Dünya ekonomisindeki ana güç merkezleri kapitalist devletlerdir; bunlarda kapitalist ekonomik girişimcilik (içerdiği sınıf ilişkileriyle birlikte) asıl üretim biçimidir.(s.65) Tüm modern devletler kendi topraklan üzerinde şiddet araçlarının kontrolünü az ya da çok başarmışlardır. Ekonomik güçleri ne denli büyük olursa olsun, endüstriyel şirketler (sömürge dönemindeki bazı şirketler gibi) askeri örgüt değildirler ve kendi kendilerini, belirli bir toprak parçasında egemen olan siyasal/yasal varlıklar olarak belirleyemezler.(s.66)
Eğer ulus-devletler, küresel siyasal düzendeki başlıca “aktörler” ise şirketler de dünya ekonomisi içindeki başat faillerdir. Şirketler (imalat kuruluşları, mali firmalar ve bankalar) birbirleriyle, devletlerle ve müşterilerle olan ticari ilişkilerinde kâr için üretime dayanırlar. Dolayısıyla şirketlerin etkilerinin yaygınlaşması, beraberinde meta pazarlarının, para pazarlarını da kapsayacak biçimde, genişlemesini getirir. Bununla birlikte, kapitalist dünya ekonomisi, başlangıcında bile, asla yalnızca mal ve hizmetlerin ticareti için bir pazar olmamıştı. İşçileri üretim araçlarının kontrolünden ayıran sınıf ilişkileri içinde işgücünün metalaştırılmasıyla ilgiliydi ve bugün de ilgilidir. Bu süreç, kuşkusuz, küresel eşitsizliklerle ilgili içerimlerle yüklüdür. Herhangi bir devletin küresel siyasal düzen içindeki etkisi onun zenginlik düzeyi (ve bu düzeyle askeri gücü arasındaki bağlantı) ile sıkı biçimde koşulludur. Bununla birlikte, devletler, güçlerini, kendi egemenlik yetilerinden alırlar. (s.67)
Ulus-devlet sistemi, bir bütün olarak modernliğin düşünümsellik karakterine uzun süre katkıda bulunmuştur. Bizzat egemenliğin varlığı, daha önce belirtilen nedenlerden dolayı, düşünümsel olarak denetlenen bir şey olarak anlaşılmalıdır. Egemenlik, ulus-devlet sisteminin gelişiminin başlarında hudutların yerini sınırların almasıyla bağıntılıdır: Devletin kendi toprakları içindeki özerklik savı, sınırlarının diğer devletler tarafından tanınmasıyla onaylanır. Bu, önceden de söz edildiği gibi ulus-devlet sistemini, düşünümsel olarak düzenlenmiş bu tür ilişkilerin çok az olduğu ve “uluslararası ilişkiler” kavramının hiçbir anlam içermediği modernlik-öncesi çağdaki devletler sisteminden ayıran başlıca etkenlerden biridir. (s.68)
Küreselleşmenin üçüncü bir boyutu ise askeri dünya düzenidir. Bu boyutun doğasını belirlerken, savaşın endüstrileşmesini, silah ve askeri örgütlenme tekniklerinin dünyanın bazı bölümlerinden öbürlerine akışını ve devletlerin birbirleriyle kurdukları ittifaklar arasındaki bağlantıları incelemeliyiz.(s.68) Bugünkü dönemde, askeri açıdan en gelişmiş iki devlet, Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği gerçekten küresel ölçekte bir çift kutuplu askeri ittifak sistemi oluşturmuş bulunmaktadırlar. Bu ittifaklara katılmış olan ülkeler dışa yönelik bağımsız askeri stratejiler geliştirme fırsatları üzerindeki kısıtlamaları zorunlu olarak benimserler. Ayrıca, kendi toprakları üzerindeki askeri kontrol tekelinden, emirleri dışardan alan Amerikan ya da Sovyet güçleri bu topraklarda üslendikleri sürece, yoksun kalabilirler. Ancak, modern silahların korkunç yıkım gücünün bir sonucu olarak, hemen hemen tüm devletler modernlik-öncesi uygarlıkların en büyüğünden bile daha fazla askeri güce sahiptirler. Ekonomik açıdan zayıf olan birçok Üçüncü Dünya ülkesi askeri açıdan güçlüdür. (s.69)
Küreselleşmenin dördüncü boyutu endüstriyel gelişmeyle ilgilidir. Bunun en belirgin yönü, küresel işbölümünün dünyanın az çok endüstrileşmiş alanları arasındaki farklılaşmaları da içerecek biçimde genişlemesidir. Modern endüstri, aslen, yalnızca yapılan iş düzeyindeki değil; endüstri türü, gerekli beceriler ve ham madde üretimi yönlerinden de bölgesel uzmanlaşma düzeyindeki işbölümlerine dayanır. Endüstriyalizmin küreselleştirişi içerimlerinin ana özelliklerinden biri de makine teknolojilerinin dünya çapındaki yayılışıdır. Endüstriyalizmin etkisinin üretim alanıyla sınırlı olmadığı açıktır; insanların maddi çevreyle etkileşimlerinin genel karakterini olduğu kadar, günlük yaşamın birçok yönünü de etkiler. (s.70)
Giddens birbiriyle diyalektik açıdan ilişkili dört deneyim yapısı yönünden bir modernlik fenomenolojisi taslağı sunar. Yer değiştirme ve yeniden yerleştirme: Yabancılık ve tanıdıklığın kesişimi. Mahremiyet ve kişilikdışılık: Kişisel güven ile kişilikdışı bağların kesişimi. Uzmanlık ve yeniden edinim: Soyut sistemler ve gündelik bilginin kesişimi. Özelcilik ve katılım: Pragmatik kabulleniş ve aktivizmin kesişimi.(s.122)
Giddens’ a göre bizler juggernaut’u nereye kadar kullanabilir ya da en azından modernliğin tehlikelerini en aza indirgeyip; sunduğu olanakları en üst düzeye çıkarabilecek biçimde nasıl yönlendirebiliriz? Acaba neden Aydınlanma düşünürlerinin beklediğinden çok farklı bir dünyada, günümüzün gemi azıya almış modern dünyasında yaşıyoruz? (s.131)
Bu etkenlerden ilkini tasarım yanlışları olarak adlandırabiliriz. Modernlik, toplumsal ilişkilerin zaman ve uzam boyunca yerinden çıkarılmasına ve toplumsallaşmış doğayla toplumsal evren arasında köprü kurulmasına olanak sağlayan soyut sistemlerden ayrılamaz. İkinci bir etken ise kullanıcı hatası olarak adlandırılabilir. Herhangi bir soyut sistem, ne kadar iyi tasarlanmış olursa olsun beklendiği biçimde çalışmayabilir; çünkü onu çalıştıranlar bazı hatalar yapar. Tasarım yanlışlarından farklı olarak kullanıcı hataları yok edilemez olarak karşımıza çıkarlar.(s.132) Amaçlanmamış sonuçlar ve toplumsal bilginin düşünümselliği ya da döngüselliği. Bir sistem ne kadar yetkin olursa olsun, başlangıç ve işleyiş aşamalarının sonuçları, diğer sistemlerin çalışması ve genelde insan etkinliği bağlamında, tümüyle kestirilemez. Bunun bir nedeni dünya toplumunu oluşturan sistem ve eylemlerin karmaşıklığıdır. Modernliğin en karakteristik özelliklerinden biri ise ampirik bilginin gelişmesinin, tek başına, farklı değer konumları arasında karar vermemize olanak taşımadığının keşfedilmesidir.(s.133)
Giddens, kurumsal kümelenmeler açısından bakıldığında, iki farklı örgütsel gruplaşmanın modernliğin gelişimi içinde özel bir önemi olduğunu düşünür: Ulus-devlet ve sistematik kapitalist üretim. Bunların her ikisinin de kökleri Avrupa tarihinin belirli karakteristikleri bulunur.(s.151) Eğer birbirleriyle yakından bağlantılı olarak dünyaya yayılmışlarsa, bunun nedeni her şeyden önce ürettikleri güçtür (s.152). Ona göre, Modernliğin bu çalışmanın vurgulamış olduğu temel sonuçlarından biri küreselleşmedir. Bu, Batı kurumlarının dünya üzerinde öbür kültürleri ezip geçerek yayılmasından da öte bir şeydir. Dünya üzerinde, içinde artık “başkalarının” olmadığı yeni karşılıklı bağımlılık biçimlerini ortaya çıkarır. Ne modernliğin radikalleşmesi ne de toplumsal yaşamın küreselleşmesi hiçbir biçimde tamamlanmış süreçler değildir. Modernlik, yalnızca küresel etkisi açısından değil, dinamik karakterinde temel önemde olan düşünümsel bilgi açısından da evreselleştiricidir. (s.152)
Giddens’ a göre Endüstrileşmiş toplumlarda, ancak bir dereceye kadar da tüm dünyada, geleneğin güvencesiyle ve uzun bir dönem için demir attığı (hem “içeridekiler” hem de öbürleri açısından) “avantajlı konum”la – yani, Batı’nın üstünlüğüyle olan bağları kesilmiş bir yüksek modernlik dönemine girmiş bulunuyoruz. Yaratıcılarının, eski dogmaların yerine koyacak kesinlikler aramalarına karşın, modernlik etkin biçimde kuşkunun kurumsallaşmasını içermektedir. Modernlik koşullarında tüm bilgi savları yapısal olarak döngüseldir; buradaki “döngüsellik” toplum bilimleriyle karşılaştırıldığında, doğa bilimlerinde farklı anlama gelse bile, bu böyledir. Toplum bilimleri ise modern kurumların yapısal temelini oluşturan ikiboyutlu bir döngüsellik varsayar. Ürettikleri bilgi savları, ilke olarak gözden geçirilebilir niteliktedir; ancak, bu savlar açıklamaya çalıştıkları ortamın içinde ve dışında dolaştıkça uygulama anlamında gerçekten de “gözden geçirilirler”.(s.153)
Modernliğin küreselleştirici eğilimleri eşzamanlı olarak hem yaygın hem de yoğun niteliktedir; hem yerel hem de küresel kutuplarda karmaşık değişim diyalektiğinin parçası olarak bireyleri geniş ölçekli sistemlerle bağlantılı duruma getirirler. Çoğunlukla postmodern olarak nitelenen olguların çoğu, gerçekte mevcudiyet ve namevcudiyetin tarihsel yönden yeni sayılabilecek yollarla birbirine karıştığı bir dünyada yaşama deneyimiyle ilgilidir.(s.154) Ütopyacı gerçekçiliğin ütopyaları modernliğin hem düşünümselliğinin hem de zamansallığının karşıtı niteliğindedir. Ütopyacı reçeteler ya da öngörüler gelecekteki olayların ana hatlarını belirleyerek modernliğin sonsuza dek açık karakterini engeller. Postmodern bir dünyada, zaman ve uzam artık tarihsellikle aralarındaki karşılıklı ilişkilerle düzenlenmeyecektir. (s.154)