Dinsel tapınının kökeni
Dinsel yaşamın en parlak günlerini yaşadığı zamanlara geri gidersek, artık paylaşmadığımız ve dinsel yaşamın kapılarının onun yüzünden sonsuza dek bize kapalı olduğunu gördüğümüz bir temel kanıyla karşılaşırız: doğa ve onunla ilişki hakkındadır bu kanı. O zamanlarda henüz doğa yasalarına ilişkin hiçbir şey bilinmemektedir; ne yeryüzü ne de gökyüzü için bir zorunluluk vardır; bir mevsim, güneş ışığı, yağmur gelebilir de gelmeyebilir de. Doğal nedenselliğe ilişkin hiçbir kavram bulunmamaktadır. Kürek çekildiğinde, kürek çekmek değildir gemiyi devindiren, kürek çekmek bir cinin gemiyi devindirmeye zorlandığı büyüsel bir seremonidir sadece. Tüm hastalıklar, bizzat ölüm de, büyüsel etkilerin sonucudur. Hastalanmak ve ölmek asla doğal olarak gerçekleşmez; "doğal gidişat"a ilişkin tüm bir tasarım eksiktir, – bu tasarım ancak eski Yunanlılarda, yani insanlığın çok ileri bir evresinde, tanrıların üstünde yer alan bir Moira* kavramında belirmeye başlar. Birisi ok attığında, hala akıldışı bir el ve kuvvet vardır işin içinde; kaynaklar kuruduğunda ilk önce yeraltı cinleri ve onların kötülükleri gelir akla; bir insanı görünmez etkisiyle apansız yere seren, bir tanrının attığı ok olsa gerektir. Hindistan'da (Lubbock'a göre) bir marangoz çekicine, keserine ve öteki aletlerine kurbanlar sunar; bir Brahman yazı yazdığı kamışa, bir asker savaş meydanında kullandığı silahlara, bir duvarcı malasına, bir ırgat sabanına aynı tarzda davranır. Tüm doğa, dindar insanın tasarımında bilinçli ve istemli varlıkların eylemlerinin bir toplamı, devasa bir keyfilikler bütünüdür. Bizim dışımızdaki her şeye ilişkin olarak herhangi bir şeyin şöyle ve şöyle olacağına, şöyle olması gerektiğine ilişkin bir çıkarıma izin yoktur; yaklaşık olarak kesin, hesaplanabilir olanlar bizlerizdir: insan kuraldır, doğa kuralsızlıktır, – bu ilkeyi içerir dinsel açıdan üretken, ilk ham kültürlere egemen olan temel kanı. Biz, bugünün insanları adeta tam tersini duyumsuyoruz: insan kendini iç dünyasında ne denli zengin hissederse, öznesi ne denli çoksesliyse, doğanın dengesi de o denli büyük bir etkide bulunur onun üzerinde; hepimiz, Goethe'den bu yana, doğayı modern ruhun büyük yarıştırıcısı olarak görüyoruz, dinginliğe, kendini evinde hissetmeye ve sakinleşmeye duyduğumuz özlemle kulak kesiliyoruz en büyük saatin sarkacının vuruşuna, sanki bu dengeyi içimize alabilir ve kendi kendimizin tadına ancak böyle varabilirmişizcesine. Eskiden tam tersi olurdu: halkların kaba, ilk durumlarını düşündüğümüzde ya da günümüzün yabanıllarına yakından baktığımızda, yasayla, gelenekle en güçlü bir biçimde belirlendiklerini görürüz: birey adeta otomatik bir biçimde aynı şeye bağlanmıştır ve bir sarkacın tekdüzeliğiyle devinir. Doğa – kavranamayan, dehşetli, gizemli doğa – keyfiliğin, daha üstün gücün, özgürlüğün ilkesi olarak görünmek zorundadır amin gözüne, adeta varoluşun insanüstü bir aşaması olarak, tanrı olarak. Ama şimdi böylesi dönemlerin ve durumların her bir bireyi varoluşunun, kendisinin, ailesinin ve devletinin mutluluğunun, tüm girişimlerin başarısının doğanın keyfiliklerine nasıl bağlı olduğunu hisseder: bazı doğa olaylarının tam zamanında olması, bazılarının da tam zamanında olmaması gerekir. Bu korkunç bilinmeyen üzerinde nasıl etkide bulunulabilir, özgürlük ülkesi nasıl bağlana bilir? diye sorar kendine ve korka korka başlar araştırmaya: bu güçleri de kendi düzenliliği gibi, bir gelenek ve yasa yoluyla düzenli kılmanın bir yolu yordamı var mıdır? – Büyüye ve mucizeye inanan insanların düşünüşünün ardında, doğaya bir yas koyma isteği yatar – : ve kısacası dinsel tapını bu düşünüşün bir ürünüdür. Bu insanların üstünde durdukları sorun, şu sorunla çok yakından akrabadır: daha zayıf bir kabile, daha güçlü olana nasıl yasalar dayatabilir, onu nasıl belirleyebilir, onun (zayıf kabileye karşı) eylemlerini nasıl yönlendirebilir? İlk önce en masum baskı türü, birisinin sempatisi kazanıldığı zaman uygulanan o baskı, gelecektir akla. Doğanın güçleri üstünde, onların eğilimi üzerine çekildiği sürece, yalvararak ve dua ederek, boyun eğerek, düzenli sunular ve hediyeler verme yükümlülüğü üstlenilerek, gönül okşayıcı yüceltmelerle baskı uygulanabilir: sevgi bağlar ve bağlanır. Sonra karşılıklı belirli davranış yükümlülüklerinin üstlenildiği, teminatların verildiği ve yeminlerin edildiği sözleşmeler yapılabilir. Ama büyü ve büyücülük yoluyla uygulanan, şiddet içeren bir baskı türü daha önemlidir. Nasıl ki insan büyücünün yardımıyla güçlü bir düşmanına zarar vermeyi ve onun kendisinden korkmasını sağlamayı biliyorsa, nasıl ki aşk büyüsü uzaktan etkili oluyorsa, zayıf insan da doğanın güçlü tinlerini belirleyebileceğine inanır. Tüm büyücülüğün başlıca yolu, herhangi birisine ait bir şeyi, saçları, tırnakları, sofrasındaki yemeğin bir parçasını, hatta onun resmini, ismini ele geçirmektir. Sonra bu araçlarla büyü yapılabilir; çünkü temel varsayım şudur: her tinsel olanın bedensel bir yanı da vardır; bu bedensel yanın yardımıyla tin bağlanabilir, ona zarar verilebilir, yok edilebilir; bedensel yan, tinin yakalanabileceği tutamak noktasıdır. Şimdi, insan insanları nasıl belirliyorsa, herhangi bir doğa tinini de öyle belirler; çünkü bu tinin de tutulabileceği bir bedensel yanı vardır. Ağaç ve onu oluşturan çekirdek kıyaslandığında – bu gizemli bir aradalık her iki biçimde de bir ve aynı tinin cisimlendiğini kanıtlar gibidir, birinde küçüktür, diğerinde büyük. Ansızın yuvarlanan bir kaya parçası, içinde bir tinin etkidiği bir bedendir; ıssız bir çayırda bir kaya bloğu duruyorsa, onun buraya insan gücüyle getirildiğini düşünmek olanaksız görünür, bu yüzden kayanın kendi kendine devinmiş olması gerekir, yani: içinde bir tin barındırıyor olsa gerektir. Bir bedene sahip olan her şeye büyü yapılabilir, demek ki doğa tinlerine de. Bir tanrı, açıkça kendi resmine bağlıysa, onun üstünde (onu kurbanlarla beslemekten vazgeçerek, kırbaçlayarak, zincire vurarak ve benzeri edimlerle) doğrudan doğruya bir baskı da uygulanabilir. Çin'de yoksul insanlar tanrılarının kendilerinden esirgediği lütfu zorla elde etmek için onun resmini ipe bağlarlar, yırtarlar, sokaklardan, çamur ve gübre yığınlarının üzerinden geçirirler: "Seni cinin köpeği seni, " derler, "görkemli bir tapınakta oturttuk seni, altınlarla süsledik, iyi besledik, sana kurbanlar getirdik, ama yine de nankörlük ediyorsun böyle." Azizlerin ve Meryem'in tasvirlerine, örneğin salgın hastalıklarda ya da kuraklıklarda görevlerini yerine getirmedikleri zaman uygulanan benzer yaptırımlara, Katolik ülkelerde bu yüzyılda bile hala rastlanmaktadır. – Doğayla tüm bu büyüsel ilişkiler sayesinde sayısız seremoni doğmuştur: ve sonunda bu seremoniler keşmekeşi büyük boyutlara ulaştığında, onları sınıflandırmaya, sistematikleştirmeye çalışılmış, böylelikle doğanın genel akışının, yani büyük mevsimler çevriminin elverişli bir biçimde işlemesinin, bir işlemler sisteminin uygun akışı sayesinde güvenceye alındığı düşünülmüştür. Dinsel tapınının anlamı doğayı insanın yararına olacak biçimde belirlemek ve büyülemektir, yani doğaya, başlangıçta sahip olmadığı bir yasalara uygunluğu dayatmaktır; günümüzde ise ona uymak için doğanın yasalarını y e çalışılıyor. Kısacası dinsel tapını insan ile insan arasındaki büyücülük tasarımlarına dayanır ve büyücü rahipten daha eskidir. Ama büyücü de başka ve daha soylu tasarımlara dayanır; insanlar arasındaki sempati ilişkisinin, iyi niyetin, minnetin, ricacının ricasının yerine getirilmesinin, düşmanlar arasındaki sözleşmelerin varlığını, teminatlar verilmesini, mülkiyetin korunması hakkını öngerektirir, insan kültürün çok geri aşamalarında bile doğanın karşısında güçsüz bir köle gibi durmamaktadır, doğanın zorunlu olarak iradesiz bir hizmetçisi değildir: dinin eski Yunan aşamasında, özellikle Olympos tanrılarıyla ilişkide biri daha seçkin, daha güçlü ve biri daha az seçkin olmak üzere iki kastın birlikte yaşaması düşünülebilir; ama her iki kast da kökenleri gereği bir biçimde birliktedirler ve aynı türdendirler, birbirlerinden utanmaları gerekmez. Eski Yunan dinselliğindeki seçkin yön budur. *Yunan mitolojisinde, yazgının her bir insanın payına düşen bölümü. Yazgı tanrıçası olarak kişileştirilmiştir. (ç.n.)
Sayfa 86 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
·
123 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.