Poriot, Bouc ve Doktor gibi biz de anlatılanları dinliyoruz bu trende; sadece tanıklık etmiyoruz, zihnen sorguya da katılıyoruz. Beyin için iyi bir egzersiz, değil mi? Siz de bu akıl yürütme oyununa hazır mısınız?
Tren, karla kaplı dağlık bir bölgede mahsur. Dış dünyayla bağı kesik, fiziksel kanıtlar yetersiz. Cinayeti çözmek için geriye yalnızca zeka, gözlem ve mantık kalıyor. Yazar bizi de bu kısıtlı alana sıkıştırıyor; tıpkı Poirot gibi insan davranışlarını, yüz ifadelerini ve çelişkili sözleri okumaya zorluyor. Ortam daralıyor, gerilim yükseliyor, kurgu bir tür zihinsel oyun alanına dönüşüyor. Açıkçası, bu zihinsel oyunu çok sevdim.
Yok artık, Poirot!
Mantığın öncülüğünde ilerleyen bu anlatı, çözüm anına yaklaştıkça bende “yok artık, Poirot” hissi uyandırdı. Bu bölüme kadar çok iyi bir beyin egzersizi yaptım, çözüm bölümünde hayal kırıklığına uğradım. Finalde karşımıza çıkan tablo, mantığın sınırlarını zorlayacak kadar dramatik ve teatrel geldi. Bu noktada dedektifliğin yerini sahne sanatları alıyor sanki.
Agatha Christie , sonunda bizi yalnızca bir cinayetin çözümüne değil, daha derin bir soruya yönlendiriyor: Hukukun sınırları mı, vicdanın sesi mi? Kararı bize bırakıyor, sessizce çekiliyor geriye.
Peki, siz olsaydınız ne yapardınız? Adalet mi ağır basardı, yoksa vicdan mı?