Bazen size de oluyor mu, çok okunan metinlere karşı bir önyargı? Herkes okudu, herkes sevdi; sanki ben de hiç dokunmadan okumuş gibi oldum. Bu yüzden öteledim. Ne büyük bir yanılgıymış.
Deli İbram Divanı, Ahmet Büke’nin kaleminden çıkan, hüzünle yoğrulmuş, yer yer masalsı ama hep gerçek bir Anadolu ağıdı. Katman katman bir hikâye bu. Her katmanda başka bir yaşam; bazen derin bir dram, bazen sessiz bir direniş.
Peki, bu hikâyenin asıl başkarakteri kim? Kitaba ismini veren Deli İbram mı, yoksa her şeyin merkezinde dönen Osman mı? Belki de yunuslar… Köstence köyünde başlıyor her şey. Açlık, sefalet, çaresizlik… Ve bir çözüm: yunus avlamak. Ama öyle ağır bir vicdan ve gelenek yükü var ki, bu bir tabu. Yunuslar avlanmaz. Yazılmamış bir kural bu, köyün ortak vicdanı. Peki bu kadar hassas bir mesele nasıl olur da bir yunus yağı fabrikasına dönüşür? Sonrası tarifsiz bir kırılma…
Büke, sıradanın içindeki sıra dışılığı, unutulmuş köylerin sessizliğinde yankılanan çığlıkları işitiyor bizlere. Şiirle düzyazı arasında salınan diliyle, yalın ama derin, suskun ama çarpıcı bir anlatım kuruyor.
Deli İbram Divanı, okurunu bağırmadan sarsan, haykırmadan derinden etkileyen bir roman. Ben Ahmet Büke’yle bu kitapta tanıştım. Ama bu tanışma son değil. O yazdıkça, ben onun edebiyatında kalmaya devam edeceğim.