Yaşamak – Yu Hua’nın kaleminden çıkan bu roman, sade ama vurucu bir anlatıyla insanın hem en kırılgan hem de en güçlü halini gözler önüne seriyor. Benim için bu kitap, adeta bir sessizlik içinde çığlık atmak gibiydi: çok şey söylüyor ama hiçbir şeyi abartarak yapmıyor.
Hikâyenin merkezinde Fugui var – gençliğinde savurgan, umursamaz bir adamken hayat onu azar azar yoğuruyor, acıyla, kayıplarla, savaşla, devrimle. Zamanla o kadar çok şey yitiriyor ki, sonunda elinde kalan tek şey “yaşamak” oluyor. Ama bu öyle basit bir yaşam değil; hayatta kalmanın bir yük gibi hissettirdiği, ama buna rağmen bırakılmayan bir tür varoluş.
Yu Hua’nın dili hem yalın hem de içe işleyen cinsten. Duyguları büyütmeden, dramatikleştirmeden veriyor – ve belki de bu yüzden çok daha derin etkiliyor. Çin’in yakın tarihindeki değişimleri birey üzerinden görmek, tarihin değil, insanın nasıl paramparça olduğunu gözler önüne seriyor.
Fugui’nin her şeye rağmen hayata tutunması, bana çok sade ama çok güçlü bir şey öğretti: Bazen kahramanlık, savaşmak ya da kazanmak değildir — bazen sadece sabretmektir, düşe kalka yürümektir, her şeye rağmen devam edebilmektir.
Yaşamak, bitirdiğimde elimde sadece bir kitap değil, yüreğimde bir sızı kaldı. Ama bu hüzünle karışık sızı bana çok tanıdık geldi; çünkü biz de kendi hayatlarımızda belki başka şekillerde ama benzer acılarla, benzer yalnızlıklarla yaşamaya devam ediyoruz.
Sessiz bir başyapıt diyebilirim — içli, ama gösterişsiz. Yaşamanın ne demek olduğunu hatırlatıyor, hem de en sade haliyle.