• Bir "athene noctua" kondu köydeki evin damına. Badallardan üçer beşer atlayarak vardım avluya ve benim adım yok, yaşımı da bilmiyorum, gözlerimin rengini de. Orada duruyor, gece, gözleri dışında geri kalanı belli belirsiz. Kesik kesik ötüyor, "ciiiiyuuuuoookk"..... "ciiiiiyuuuuooouuuukk".. Eskiler, ne kadar eskiler bilmiyorum, bir evin damına bir kukumav konarsa, o evden cenaze çıkar derler. Bu eskiler de bir şeyleri bir şeylere yormaya ne kadar meraklılar. Sanki biz değiliz?

    Bu kukumav denen canlı kar topundan daha ağır değildir. Gece kuşu, akşamcı, sefakar ve sever çekirgeyi. Sarılı kahverengili ceketi ve pasparlak gözleri, dişi athene noctua'ların yüreklerini hoplatır. Şu an ise gözlerini Asgard dağına dikmiş. Evimiz Asgard Dağı'nın eteklerinde, aramızda yüzyıllar süren yalnızlıklar döşeli yollar var ve de bulutlar. Sanki dağ gökyüzüne kurulu gibi. Bizden umudu kesmiş dağda yaşayanlar, bizi görmüyorlar bile. Asgard'ın tepesinde hayal ediyorum kendimi, önümde bulutlardan bir deniz. Denizin altında, eteğinde ölümü bekleyen zavallılar ve kukumav. Doğmayı bekleyen çocuklar, bir bilseler geldikleri dağın eteği nasıl bir dünya? Ah çocuklar, ne de umutlu bakarsınız Asgard'a. Ama siz bizim umurumuzda bile değilsiniz ki? Ötesini hayalim almıyor, duvara çarpıp Asgard'dan düşüyorum dağın eteklerine. Doğmayı bekliyorum.

    Çamlar salınıyor rüzgarla, dalları, pürleri, kozalakları dans ediyor ve şarkı söylüyor. Çamların türküsü bu, nerede duysam tanırım. Yanık is kokulu, çam sakızı belenmiş, reçine kokulu diğer yarısı. Genzimi yakıyor okyanus tuzuyla karışan çam kokusu. Toprakta pişip heybeme doluyor. Adını bilmiyorum, adımı bilmiyorum ve de rengini, tadını. Kozalaklar düşüp toprağa karışmak istiyor bense iskeleye iniyorum koşa koşa. Avuçlarımda okyanus tuzlu çam kokusu var. Bir gemi demir alıyor, iki yelkenli, güvercin gövdeli, martı kanatlı bir mavi-beyaz gemi. Mavi ormandan çıkıp geliyorum, herkes çekip gidiyor bense onlara okyanus tuzlu çam kokusu verme derdindeyim. Aramızda uzun yollar var, ıssızlıklarla örülü ve ben adımı bilmiyorum.

    Mavi bir gece sonrası, kukumavın sesi ile uyuyan ben, açık pencereden giren soğuk rüzgar ile uyanıyorum. Seher yeli bu olsa gerek, hani şu evleri yıkan, sevenleri ayıran, yürekleri soğutan... benim gibileri uykusundan uyandıran. Kıpırdanan perdeyi izliyorum, bakışlarım yavaş yavaş çarşafa uzanmış koluma doğru kayıyor. Damarlar sarmış, her yeri yara bere çizik içinde. O kadar hasarın ortasında, hala yaşamak isteyen bir kaç damar, kan taşıyor parmaklarıma. Parmaklarım ki, kukumav kadar anlamsız, direniyor hala ve hala yaşamak istiyor. Senle anlaşamıyoruz ve sen başka istiyorsun, ben başka.

    Denizin içinde bir ada, adanın üstünde bir deniz feneri, kırmızı ışığı, beyaz boyalı duvarları. Hayal ediyorum, denizin üzerinde çizgiden yollar yapmışım, koşarak ilerliyorum, çünkü yüzme bilmiyorum. Suda koştuğumu görseler kesin bunu da bir anlama yorardı eskiler ve yeniler, yani hepiniz, hepimiz. Düşündüklerimin, yaptıklarımın ve hayallerimin bir şeylere yorulması beni çileden çıkarır. Halbuki, isteyen herkes suya çizgiler çekip deniz fenerine doğru koşabilir, bunu yapan bir tek ben değilim ki? Koşarım koşarım fener uzaklaşır, ışığı beni okyanusun derinlerine çeker, çizdiğim yol çöker, düşerim suya ve ben yüzme bilmiyorum.

    Her şey birden beliriveriyor zihnimde, kukumav beni izlerken. Her şey o zaman başladı, çatıya bir kukumav kondu, yaşlılar buna bir anlam verdi ve o evde biri öldü, henüz biri bile değildi, bir "şey"di. Adı yok, gözünün rengini de bilmiyorum ve yaşını da. Çünkü henüz yaşı yoktu.

    Dama bir kukumav kondu, arkasında tabak gibi ay, sadece bir karaltı. Gözleri üzerime dönüyor, çekirgeleri sever. Canımı kurtarmanın derdindeyim, zıplarım, kaçarım ama saklanamam. Kukumav sessizce kanatlarını süzüyor üzerime doğru. Pençelerindeyim.

    Mavi duygusuz ve ruhsuz bir sabaha uyanıyorum. Bileğimde hala atmaya devam eden bir kaç damar var. Bana nispet, hala yaşamak istiyor ve ben adımı bilmiyorum, yaşım da yok. Mavi sabahta okyanustan gelen tuzlu rüzgar kanatlarımı okşayıp geçiyor. Çekirgeleri severim ve tüller kıpırdanıyor. Tuzlu havada mavi sabah başlıyor, mavi gece yorucu geçmiş ve deniz fenerine yollar çizip koşmaya başlıyorum.
  • Astımın hala sorun oluyo mu ?
    Durma öyle deniz kenarlarında fazla, biliyosun yaramıyo.
    Hem Havalar da soğuyo, sıkı giyin sen çabuk hasta oluyosun.
    Çok iyi niyetlisin, çabuk güveniyosun.
    Öyle beyefendi beyefendi sırıtan her yavşağı alma hayatına.
    Ama gül, hep gül..
    Ben sende gördüm gülmenin bir insana bu kadar yakıştığını.
    Denedim.
    Sende durduğu gibi durmadı bende.
    Ama naptım biliyo musun
    Oturdum birkaç şarkı yazdım, hatta bunları insanlarla paylaştım.
    Evet, gerçekten bunu yaptım.
    “Şarkılar en güzel hatıralardır”
    Bunu sen söylemiştin. Bizim doğru dürüst bir hatıramız olmadı.
    En azından.. Yani belki bu cümleler birilerinin hatırası olur dedim.
    Geçen otururken şeyi düşündüm;
    aslında o kadar da kolay değilmiş yaşamak, ne demek istediğini şimdi şimdi anlıyorum.
    Yapmam dediğin ne varsa, bi bakmışsın tren olmuş arkanda.
    Yani maymun oluyosun, maymun oluyosun da yine de toz kondurmuyosun.
    Sonra soruyolar, zaten ben böyle istiyordum diyosun.
    Ama hala saygı duymuyorum hayata, hala aynı düşünüyorum.
    Hiç bi derinlik yok, anlam aramaya lüzum da yok. Oldukça basit ve sığ..
    ama yaşamak zormuş haklıymışsın, büyük konuşmuşum.
    Şimdi ben bunları yazıp buraya bırakıyorum.
    Belli mi olur , belki karşı kıyıdasındır, ayaklarına vurur; dalgalar, cümleler ve yorgun bi denizatı..
    İyi kal.....................................................Uğur uras....
  • Her gün ölüyordun acıdan, kederden; yaşamak dururken ölmek miydi marifetin?
  • Ölü olmak, sonsuz bir karabasanı yaşamak demek.
    Milan Kundera
    Sayfa 14 - Can
  • Günlerden 9 Temmuz galiba. Saat gecenin biri.

    Tüm duygularım tükendi mi, yoksa çok mu yoğun, adlandıramıyorum, çünkü hayatımda hiç ölümü beklememiştim şu ana kadar. Ölüm bana hiç gelmez sanırdım, onu tanıyana dek.

    Ama Azrail dadandı, gitmek bilmiyor. Birbiri ardına hızla gelip gidiyor yakınıma. Ama böylesi korkulu bir bekleyişim hiç olmamıştı.

    Eğer anneysen, bir an düşün, yavrunun başı üstünde dönüp dolaştığını, her saniye aldı mı canını diye nefesini yokladığını. Ağlamak ne güzelmiş meğer yasak olunca, anladım. Ağlamak bile yasak bana, gözlerimin dolması bile yasak.

    Tek istediğim, sel gibi, çağlayan gibi, hiç kontrol etmeden boşalması gözlerimden yaşların. Kuru kuru, için için ağlamak çok acı veriyor.

    Bazen kendimi ruhu alınmış mermer heykellere benzetiyorum, vursalar, kurşunlasalar işlemeyecek bir heykele. Hareket ediyor, yaşamak için yiyor, konuşuyor, ama ruhu uzaktan kumandaya bağlı.

    İnsan ne kadar yalnız, yaşamak ne çaresiz ve ne zavallı, kaderin ne oyun oynayacağını boyun bükmüş bekliyoruz, zaman ne gösterecek diye.

    Keşke yukardan bakan heykelin ruhu da taş olsa ve acı çekmese, acı çekmenin sonu yok, bundan daha acısı yok.

    Korkuyorum, çok korkuyorum, dua bile edemiyorum kabul olmazsa diye.
    Bu kötü rüyadan kızımla beraber uyanmak istiyorum.

    Ayla Çerezcioğlu
    9 Temmuz 1993
  • Her sabah bir çocuk uyanır içimde.
    Her şeye inat gülümseyerek.
    Umursamadığımdan değil, duyumsadığımdan hayatı.
    Hesapsızdır yaşamak, alıp verdiğim nefes bile emanetken.
    Nazım Hikmet
  • Dostoyevski’ nin ilk büyük romanı olan Suç ve Ceza’nın içeriği, konusu, anlatımı, psikolojik detayları beni derinden etkiledi. Bir romanın hem yalın hem de etkileyici olması zorken, Dostoyevski bunu başarmıştı. Anlatımı sıkıcı değil fakat zaman zaman romanda kopmalar da yaşadığım oldu. Bu, romanın konusundan kopup ana karakterin psikolojisini fazlasıyla hissetmemden kaynaklıydı belki de. Tasvirler çok iyi ve fazlasıyla mevcuttu. Bu tasvirler romanın içinde adeta yolculuk yaptırıyordu. Romanda kişi sayısının çok olmaması ve kitabın tatmin edici bir şekilde kalın olması ayrıca anlatımın yoğun olması bana karakterleri daha çok yaşama ve düşünme fırsatı tanıdı. Özelikle Raskolnikov karakterine adeta can vermişti ki bunu hissettirdi. Raskolnikov’ un yaşadığı tüm acıları, tüm hayal kırıklıklarını, nasıl insanlıktan çıktığını hayal edebildim. Kitabın sonunda yazar bize açıkça mesaj vermiştir. İnsan sadece hayattan umudu varsa yaşamak isteyecektir ve hayata sıkı sıkı bağlanacaktır. 7 yıl beklemek 7 gün gibi gelecektir, çünkü hayata bağlanma amacı vardır, umudu vardır. Ahh Sonia her şeye rağmen sabreden, bekleyen temiz kalpli Sonia...
    Yazar bu kitabı Sibirya’ da cezaevinden döndükten sonra yazmıştır. Sibirya.. Raskolnikov’ un yattığı yer..