Rüyalarıma giren şehir. İçimdeki sızısı bitmeyen Endülüs.
Ahmed er-Râzîni Endülüs'ü şöyle betimler;
"(Endülüs), dördüncü iklimin batı ucundadır. Âlimlere göre suyu bol nehirleri ve tatlı su kaynaklarıyla birlikte zengin bölgeleri, güzel ve verimli toprağı vardır. Orada zehirli hayvan çok azdır. Havası hoş, iklimi güzel, rüzgârı hafiftir. İlkbahar, sonbahar, yaz ve kış mevsimleri aşırı soğuk yahut sıcak olmaz. Mevsimler ciddi farklar olmaksızın birbirini takip eder. Hemen her mevsimde meyve elde edilir ve bozulmadan uzun süre muhafaza edilebilir. Sahilde ve sahile yakın yerlerde erken ürün alınır, buna mukabil sınır bölgelerinde ve dağlık yerlerde ürün daha geç toplanır. Bu suretle yılın tamamında meyve eksik olmaz. Sağlığa yararlı bitkileri Hindistan'la mukayese edilebilir."
Müslümanların kayıp şehirlerinden, kaybedilmiş şehirlerinin en görkemlisi...
X.yüzyılda Müslümanlar Avrupa'nın en güçlü ve de hiç şüphesiz en "müreffeh" devletini inşa etmenin gururunu yaşadılar. Her anlamda. Bu müslümanların devlet çapında özlemini en çok hissettiği bir şey aynı zamanda...
XI. yüzyıldaysa tabiri caizse Endülüs'e nazar değdi. Ve kuruluşu iki yüz elli seneye tekabül eden, olağanüstü gayretlerle kurulan Endülüsümüzün parçalara ayrılması için yirmi yıl yeterli olacaktı. Her bir şehri devletçiğe dönüştü. Bununla birlikte birlik olma ruhu da haliyle kayboldu. Zamanla efendi durumundayken Müslüman zımmilere dönüştüler ve bunu fark edemediler. İliklerine değin tükendiler.
Buraya kadar ki kısma kısaca göz atalım.
Lekke vadisi kıyısında Tarık b. Ziyad'ın savaş öncesi ordusunu aleni bir biçimde ölüme çağırdığını ve bu çağrısını yaparken en önlerde yer aldığı tarih sayfalarında yerini koruyor.
Ve fetih sonrasında Endülüs'te tam anlamıyla bir dini hoşgörü ortamının oluştuğunu ve bundan en çok yararlananların yahudiler olduğu ve o dönemde yahudilerin bunları hayal bile edemeyeceği bir vakıadır...
İsyanlardan, iç çatışmalardan, yenilgilerden uzak bir şekilde devleti kuran ve yönetmeye çalışan I. Abdurrahman'ın "kurnaz" bir lider olduğunu biliyoruz. Kurnaz olduğu kadar da hassas bir politika izlemiş. Farklı kavim ve kabilelerin bir toplumda yaşayabilmesi için en çok ihtiyaç duyulan şeylerden biri de şüphesiz budur. En çok kuruluşun arafında.
I. Abdurrahman'dan sonra Endülüs'ün Ömer b. Abdülaziz'i olarak bilinen I.Hişam'ı görüyoruz. Kendisinin "radi" sıfatıyla anıldığını, zamanında küçük iç karışıklıkların dışında herhangi bir olay yaşanmadığını, dindar kişiliği ve dürüst idareciliği sayesinde İmam Malik'in övgüsüne mazhar olmuş.
Aniden ölmesi sonucunda yerine geçen oğlu I.Hakem'in içki, müzik ve şiirin çeşnilendirdiği işret meclisleri daha çok ilgisini çektiği için durum tam tersine dönmüş ve bunları yeni karışıklıklar seyrededurmuş. İbn Hazm kendisi için "haksız yere kan dökmekten çekinmedi" ifadelerini kullanmış. Hatta bunun pişmanlığını yaşadığı için bol bol sadaka vermeyi de ihmal etmemiş. İyi bir şair oluşu, edebiyata ve sanata önem vermesi mevcut durumunu değiştirmemiş.
Yerine geçen oğlu II. Abdurrahman Endülüsler'e eyyamul arus dedirtecek ölçüde huzur dolu bir dönemin kapılarının ardına kadar araladı. Tarımda, ziraatta, dokumacılıkta inanılmaz gelişmeleri de beraberinde getirdi. Hatta dokunan kumaşların, o gün için İslam aleminin diğer taraflarında değil benzeri, taklidinin bile yapılamadığı aşikarmış. Ve ilk defa kendi parasını basmak için bir darphane kurulmuş bu dönemde.
Ve III. Abdurrahman da hayırla anabileceğimiz ve örnek alacağımız bir şahsiyetti. Kendisi için hükümdarlığının otuz yıllık sürecinde "ancak ok dört gün rahat uyuyabildim" dediği rivayetler arasındadır. Ve halifeliğin endülüs coğrafyasında III. Abdurrahman'la başladığını ve şiilerle ciddi bir mücadele içine girdiğini biliyoruz. Hatta Leon tahtına oturacak kişiyi belirleyecek güce ulaştığını da tarih sayfalarında okuyoruz.
Ve bu kurucu dönemin son lideri "bilge halife" II. Hakem'dir. İslam tarihinde Farabi'nin bilge hükümdar portföyüne en yakın isimlerdendir.
Bundan sonraki süreçte her şeyin yavaş yavaş bozulduğu ve
İbn Hazm'ın: "İdarecilerimiz, haça tapınmanın işlerini yoluna koyacağını bilseler derhal haça taparlar. Onların hıristiyanlardan yardım istediklerini, onlara müslümanların namusuyla oynama fırsatı verdiklerini ve bu sayede müslümanların esir alınarak götürüldüklerini görüyoruz. Onlar şehir ve kaleleri hıristiyanlara bazen kendiliklerinden teslim ederler; hıristiyanlar ise bu yerleri, içlerindeki İslâm eserlerinin kökünü kazıyarak kiliselerle donatırlar. Allah hepsine lânet etsin, üzerlerine kılıçlarından bir kılıç musallat etsin!" diyecek kadar, dilinden bu tür cümlelerin çıkmasına neden olacak şeyler yaşamış Endülüs...
Ardından gelen Tuleytula'nın da düşmesi hristiyan düşüncesinde Endülüs'ün gerçek sahibinin kendileri olduğunu ve Müslümanların bu ülkeden kovulmaları kanaatini pekiştirdi. Ve böylelikle reconquista dalgası da başlamış oldu. Zevalde Gırnata görünüyordu. Ve parçalanmış Müslümanlara karşı birleşen hristiyan krallıkları Gırnata'ya veda anlamına geliyordu. XII. Muhammed olarak bilinen Gırnata'nın emiri şehirden ayrıldıktan sonra, şehre son defa bakarak derin bir ah çekip ağladığı nakledilir. Bu arap'ın son iç çekişi diye bilinir.
Ve Engizisyonlu yılların arşa uzandığı seneler birbirini takip etti. Çünkü bilirsiniz küfrün ihsanı olmaz. Dünya yaratıldığından beri bu böyledir. Sadece Müslümanlar eziyet, işkence görüp öldürülmedi bu yıllarda. Arapça dini eserler de toplattırılıp yaktırıldı. Çok sayıda Müslüman erkek ve kadın esir edildi ve köle pazarında satışa çıkarıldı.
Günümüzde Doğu Türkistan'daki katliamı andıran bir ferman yayınlandı 1566-67 senesinde.
Moriskolar'ın (Müslümanlardan geriye kalan) yaşadığı her bir merkeze en az on iki hıristiyan ailesi yerleştirilecek ve bu aileler Moriskolar'ı kontrol edebilmek için istedikleri zaman onların evlerine girebilecekler,
Moriskolar'ın on bir yaşın altındaki çocukları alınarak hıristiyan terbiyesiyle yetişmeleri için, muhtelif bölgelerdeki kilise okullarına yerleştirilecek,
Üç sene içerisinde herkes İspanyolca'yı öğrenecek, Arapça kesinlikle konuşulmayacak,
Kadınlar peçelerini ve çarşaflarını atacaklar, kıyafetler tamamen hıristiyan İspanyollar'ınkine uydurulacak.
Bu çileli yıllarda Osmanlı Devletinin sadece Kuzey Afrika üzerinden yardımda bulunduğunu biliyoruz. I. Ahmed'e kadar bu sürecin devam ettiğini ve onun bazı Endülüsler'i Galata semtine yerleştirdiği, burada bulunan Galata Cami'nin de bu sebeple Arap Cami olarak anılmasına yol açmış. Buraya kadar ki süreçte tarihi yaşanmışlıkları gördük. Kitabın bundan sonraki sayfalarında ilim ve fikir hayatı, iktisadi faaliyetler, sanat ve mimari, başka kültürlere tesirleri incelenmiş ve son olarak günümüz İspanyasında ortadoğu, kuzey afrika, pakistan-hint, ispanyol mühtedi, sebte ve melile kökenli Müslümanlarının yaşayışı haber verilmiş. Ek olarak haritalarla da desteklenmiş. İyi bir kitaptı.