Gönderi

Beden Asla Yalan Söylemez (ama ben manipüle ederim)
4/10
·224 syf.··
2025 17. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2025 12:58
Kitapta verilmek istenen (Yazarın ağzından / 196. syf): “Bu kitapta psikoloji geliştikçe Dördüncü Emrin kudretinin; bedenin, gerçek, kendine ve kendi algılarına, duygularına ve içgörülerine sadakat dâhil olmak üzere -hayati biyolojik ihtiyaçlarına gerekli saygıyı gösterecek şekilde azalacağına dair umudumu ifade ediyorum.” (196. syf.) • Yazarımız, Katolik bir Hristiyan aile içinde doğması üzerine, bu ailede çektiği acılar -belki sert şekilde dini bir eğitim üzerine- kitap içerisinde kendisinin de sık sık dile getirdiği “Dördüncü Emir = Anne ve babana saygı göster” ifadesine karşı düşmanlığını veya eleştirisini genel hatları ve spek ispatları ile birlikte görmektesiniz. Birileri de çıkıp “psikanalitik eserler içerisine alıyorum bu kitabı” demesin lütfen, yazarın kendisi kalemiyle bağıra bağıra kendini ifşalıyor; kitap direkt dinin bir olgusunu eleştirmek için bilimsel bir dayanak aramış, bunu da psikanalitik kuramda bulunca “ver yansın” demiş resmen. Zira eserden bir yazı daha: “Bu kitapta Dördüncü Emrin yıkıcı gücü hakkındaki kuramımı açıklıyorum.” (28. syf.) Dördüncü emri de yukarıda verdiğime göre, yazarın tutumunun yanlı olduğunu kitapta iliklerinize kadar hissedebilirsiniz. Zira her anne baba da iyi değildir diyebiliriz, kötüleri de mevcut. Hep dinlemek, hep dinlemek doğru değildir diyebiliriz. Bu dünyada iyiler yer aldığı kadar kötüler de yer alır deriz. Ama bunu biz deriz. Alice Miller “Ne yaşadıysan, annen baban suçlu!” der :) Belki de Alice Miller de Azer Bülbül’den “Dokunmayın çok fenayım” dinliyordu. He ne dersiniz? Sözleri alıntılayalım: “Valla güzel saçların sarışık / Anan baban öle.” Ben kitabı bu sözlere Alice Miller’den daha iyi bağlayabilirim. Bir de bunu birçok yerde iliklerimize kadar hissedeceğimiz gibi, son sözde Alice Miller yine bir suçlu edası ile kendini açıklama girişimini şöyle gösteriyor: “Böyle bir psikolojik eğitime aşina olmayanlar, okurları kötü ebeveynlerine karşı ayaklanmaya kışkırttığıma inanabilirler. Ancak psikoloji konusunda biraz daha fazla farkındalığı olan okurların ‘içselleştirilmiş’ sözcüğünü gözden kaçırmayacaklarını umuyorum.” (209. syf.) Demiş son sözde. Yok canım, sen öyle yapar mısın hiç? Biz yanlış zanna kapılmışız sayın Alice Miller hocam. Yalnız kitaba nasıl başlıyorsun, sonuç kısmında ne diyorsun, bir de kendini nasıl açıklıyorsun… Tutarsızlık var bu işte. Bu nedenle eserin tutarsızlığını birkaç alıntı ile ispatladıysak, sırada Alice Miller’in kuramına örnek olan yazarların –ünlü yazarların– hayatlarını ispat olarak göstermesi faslına geçelim. • Bu fasılda Dostoyevski, Franz Kafka (tek haklı olduğu ispat), Schiller, Friedrich ve Adolf Hitler’in hayatından ve ebeveynlerinden kısmen kendi işine yarar yerlerden bahsetmiş. Ha, haklı olduğu noktalar da yok değil, var. Zira ailenin illaki bu kişilerin karakterlerinde, yazı hayatlarında veya siyasi hayatlarında ve hatta dini hayatlarında mutlaka etkisi vardır. Ama tek etki de değildirler. Eleştirdiğim nokta burası. Zira Hitler’in ideolojisini ve hatta sosyolojisini yok sayarak ettiği söz şu: “Hitler, kendi davranışlarıyla dünyaya babasının nasıl bir insan olduğunu ve çocukken ondan çektiklerini göstermiştir.” (85. syf.) Bu söz kısmen doğru olabilir; Hitler’in bu ideolojiyi seçmesinde veya bu sosyolojide marjinal bir boyut kazanmasında ailenin rolü vardır. Lâkin sosyolojiyi ve şahsın yaşantıları ve edindiği ideolojileri hiçe sayarak direkt “babanın tornasından çıkmış bir Hitler” var elimizde demesi yanlış ve iddialı bir tutumdur. Aynı şekilde bu saydığım yazarların genel yaşamındaki acıyı, yine o yüzyıldaki sosyolojik sefaletleri vs. hiçe sayarak aileye bağlaması, genelleme yapması Alice Miller’i yanlış bir tutum takınmaya itmiştir. Tek istisna –yazar hep yanlış yapmıştır diyerek ben de yanlış yapmayayım– Franz Kafka’dır. Eserlerinde yaşadığı travmaların aile kaynaklı olduğu bariz bellidir. Direkt aile diyemeyiz ama en büyük pay aile tekelindedir, diyebiliriz Franz Kafka’nın hayatı içinde. Aslında bu noktada kendisi de, ispat için ele aldığı yazarların bir yüzyıl geriden olduklarını söylemiş. Ama bu geçen yüzyıl ile günümüz yüzyılı arasında bir fark olmadığını belirtmiştir. Bu da yanlış bir tutumdur. Sizce böyle bir tutum doğru kabul edilebilir mi? Ya bırak 100 yılı, yahu 2010 Türkiye’si ile –Facebook, Instagram– yeni yeni sosyal medya girişi ile 2025 Türkiye’si sizce bir mi? Şu anki nesiller arasında şekillenen yapıyı, şahısların kimlik oluşumunda etkili olan en temel yapı taşlarından biri olan teknoloji kullanımını hiçe sayabilir miyiz sizce? Kaldı ki 1. Dünya Harbi ve 2. Dünya Harbi’ni üst üste geçirmiş, yenik olarak çıkan bir devletin vatandaşı Hitler’den, sefalet içinde yaşayan Dostoyevski’den ve daha nicelerinden bahsederken, günümüzle kıyaslayıp “ya durum çok değişmedi” diyebilir miyiz sizce? Kitaba karşı sade incelemem: Yazarın pek çok yazısının bir bütünü olması yanında tutarsızlıkla donatılmış bir eser. Tek faydası, aileyi kutsallaştırıp “her gelen iyidir” ekolü üzerine giden bir yapıda belki bir çatlak oluşturabilecek bir kitap olması. Lakin bunun için bu kitabı okumaya değeceğini düşünmüyorum. (Lâmiî)
İnceleme
Beden Asla Yalan SöylemezAlice Miller · Okuyan Us Yayınları · 20194,195 okunma
·
1.818 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Lâmiî
Gönderi Sahibi
Selamün Aleyküm, bu saatde oturdum kitabın incelemelerine bakayım gerçekten bir inceleme yapan var mı diye ? Yok! Yani çok üzülüyorum ya illa okuduğunuz her eseri ya şöyle etkilendim bana şunu kattı demek zorunda mısınız ? Bu nedir acaba, popüler kültürde ya ben hiç kötü kitap okurmuyum söylemi mi ?