Gönderi

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Üzerine
8/10
·318 syf.··
2025 11. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2025 02:04
Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Üzerine: Ağırlığın İçinde Hafiflik Aramak Kundera’nın dünyasında hiçbir duygu yalnızca bir duygu değildir; her biri düşünceyle, her biri felsefeyle örülmüştür. Aşk bile. Romanın başındaki soru hâlâ zihnimde dönüp duruyor: “Tekrar etmeyen bir yaşam, gerçekten yaşanmış sayılır mı?” Bu soruyu yalnızca zamanın doğrusal akışına değil, duygularımıza da soruyorum bazen. Birini sevmişsek ama bu sevgi yalnızca bir kere olmuşsa — ve karşılık da bulmamışsa — o hâlâ “gerçek” midir? Hafiflik midir, yoksa ağırlık mı? Tomas’ın gözlerinden dünyaya bakmayı denediğimde, özgürlüğü arzularla karıştırdığını görüyorum. Onun için hafif olmak, bağsız olmakla eşdeğerdi. Sadakat bir yük, bağlılık bir zincir gibi. Ama ne zaman ki Tereza hayatına giriyor, hafifliğin içinde bir ağırlık aramaya başlıyor. Sanki özgürlük bile fazlaysa anlamını yitiriyor. Tereza'nın sevgisi, onun özgürlük inşasını bir çöküşe dönüştürüyor. Ve ben soruyorum kendime: Özgürlük, hep hafif midir? Tereza ise ağırlığın insan hâli. Ruhunun bedeniyle kavga ettiği her satırda, kendimi onunla aynı odada, aynı rüyada buluyorum. Annesiyle yaşadığı travma, kadın bedenine duyduğu yabancılık, sevilmenin bile yük gibi gelmesi… Belki de Tereza, sevilmeyi istemiyor değildi; sevginin karşılığını verememekten korkuyordu. Bu yüzden hem bir sığınak aradı Tomas’ta, hem de onun içinden çıkamadığı bir hapishane yarattı. Üstelik hep Tomas’ı kendisinin daha çok sevdiğine inanıyordu. Ancak onun sevgisinde — sürekli aldatılıyor olmasının da etkisiyle — hep bir “acaba” barındırıyordu. Rüyaları da bu şüphesini destekler nitelikteydi. Ama bana kalırsa bu ilişkide totaliter olan Tomas değil, Tereza’dır. Sabina ise her türlü ihaneti bir ağırlıktan kurtuluş olarak görür. Belki de tek sadakati Tomas’a olan geçici sadakatti; ama ona da, Tomas’ın ölümünün ardından oğlunun gönderdiği mektupları görmezden gelerek ihanet eder. Bu yalnızca bir sadakatsizlik değil, neredeyse varlığa karşı bir kopuştur. Her şeyden, hatta kendinden bile... Kimlik bir yükse, Sabina ondan da sıyrılmak ister. İhanet ettikçe özgürleştiğini sanır; ama bu özgürlük hiçbir zaman dinginliğe varmaz. Onun yaşadığı, bir şeye ait olmamanın zaferi değil; yalnızlığın süslü cehennemidir. Bu cehennem aynı zamanda yüzeyde kalmanın cehennemidir. Sabina’ya göre Batı’nın resme, geleneklere, şapkaya yaklaşımı hep aynıdır: onu tanımlamak, şekillendirmek ister. Sabina, bu belirlenimlere Tomas’la sevişirken bile başkaldırmak ister. Bu yüzden yatağını bir sahneye dönüştürür, gösteriye benzetir. Ama bir gün fark eder ki, bakılan aynanın anlamı kendisiyle Tomas için aynı değildir. Bu karakterlerin içinde beni en çok üzen Franz oldu. İdeal bir dünyaya o kadar inanıyordu ki, hayatının her anında tüm spotların üzerinde olduğunu sanıyordu. Oysa gerçek başka: Dünya çoğu zaman seni umursamaz. Hatta o kadar umursamaz ki, sen “üstün bir iyilik” için yola çıktığını sanırken — gerçi onun amacı iyilik yapmak değil, Sabina’nın onu izlediği yanılsamasıyla Kamboçya’ya gitmekti — aşağılık bir hırsız seni uçurumdan atıverir. Sabina için terk ettiğin karının gözlerine lanet okuyarak bakarsın, ama aslında hep kaçtığın o "totaliter kadın" bunu bir zafer olarak yorumlar. Ve Sabina seni terk ettiğinde, bu kez ilişkinin ağır tarafını üstlenen isimsiz öğrenci kız, sana veda bile edemez. Ve Karenin… Bir köpek, evet, ama bir karakter gibi değil; adeta romandaki sezgisel bir bilgelik gibi. İnsan ilişkilerinin karmaşasında kaybolurken, Karenin’in bakışıyla karşılaşmak nefes almak gibi. Onun saf sevgisi, insanın bütün maskelerini yüzüne çarpıyor. Belki de yalnızca Karenin gerçekten seviyor: Koşulsuz, şartsız, yük olmadan. Tüm bunların üst yapısında, anlatısı ve ideali kendisinden daha korkunç gözüken bir komünist rejim vardır. Ve bu rejim, tüm devrimler gibi zamanla kendini yiyen bir sistem hâline gelir. Sindirdikçe büyür, çark döndükçe insan öğütür. Prag Baharı bitmiştir. Önderi, ağlamaklı bir ses tonuyla işgale direnmeden geri çekilmiştir. Ve karakterler, yalnızca siyasi sistemin değil, kendi ilişkilerinin iç baskılarına da yenik düşer. Kundera’nın politik eleştirisi yalnızca dışsal baskılarla sınırlı değildir. Ona göre totalitarizmin duygusal uzantısı kitschtir: İnsan doğasının çirkin, pis, utanç verici yanlarını inkâr eden sahte bir güzellik ideolojisi. Bunu en çarpıcı biçimde bok metaforuyla anlatır. “Kitsch, bokun varlığını inkâr eden sanattır,” der Kundera. Bok burada yalnızca fiziksel değil; bastırılmış arzuların, utanılan bedenin, saklanan gerçeğin metaforudur. Tereza'nın utancı, Tomas’ın suskunluğu, Sabina’nın inkârı, Franz’ın yanılsamaları... Hepsi kitsch bir dünya kurar ve gerçeklik dışarıda bırakılır. Karenin’in ölümü ise bu bastırmanın dışında kalır. Kirli, fiziksel ve sahicidir. Ve bu yüzden belki de romanın en insani anıdır. Gerçeklik, ancak bokun varlığıyla tamam olur. Onu inkâr edersek, insanı da inkâr etmiş oluruz. Tam bu noktada Gündüz Vassaf’ Cehenneme Övgü ın Cehenneme Övgü’sü devreye giriyor: “Totalitarizmin en tehlikeli biçimi, insanın kendine uyguladığı baskıdır.” Yani mesele yalnızca devletin, toplumun baskısı değildir; kişinin kendi içine kurduğu cezaevleridir. Kundera’nın dünyasında da bu çok nettir: Tereza kendi arzularını bastırır, Tomas duygularını küçümser, Sabina geçmişini reddeder, Franz ise dünyayı idealize eder. Her biri, kendi içindeki görünmez otoriteye hizmet eder. En korkutucu cezaevi dışarıda değil, içimizdedir. Tereza’nın sadakati, sevilmeye “layık” kalabilmek için gösterdiği bir çabadır. Tomas’ın sadakatsizliği ise, özgürlük tanımıyla çatışan bir duygusal bağlılıktır. Sabina içinse sadakat, zincir; ihanet ise bir kimlik hâlidir — ama sonunda yalnızlığın yankısından başka bir şey kalmaz. Sadakat çoğu zaman sevgiden çok korkunun ürünüdür; ihanet ise özgürlüğün değil, boşluğun yankısı olabilir. Tereza’nın annesiyle yaşadığı geçmiş, onun bedenini suçla ilişkilendirmesine neden olmuştur. Tomas’a duyduğu sevgi, bedenini temize çıkarma girişimidir. Karenin’in sevgisi ise onu olduğu gibi kabul eder. Sevgisi bedenin değil, varlığın üzerinedir. Bazı kadınlar bedenlerini arzunun nesnesi olarak değil, utancın kanıtı olarak taşırlar. Tereza da onlardan biridir.
1000Kitap
Varolmanın Dayanılmaz HafifliğiMilan Kundera · İletişim Yayınları · 201413,2bin okunma
··
157 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.