Puan vermedi·230 syf.····Okunma: 09 Haziran 2025 17:25 Refik Halid Karay'ın "Sürgün" kitabı 3 sene içerisinde yazılmış, 1940'ta tamamlanmış. Kitabın arka kapağında büyük övgüler var. Ancak bu övgüler kitap gibi yer yer eskimiş ve tarihi özelliği olan övgüler aslında.
"Sürgün", iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm, sürgün Hilmi beyin yazarın da kaleminin hakkını verdiği bir üslûpla hikâyesini okuduğumuz ve kitabın da gerçekten en iyi olduğu bölüm. Bu bölümde Hilmi beyi ve içine girdiği yeni dünyaları tanırken yazar aceleci davranmıyor, karakterine ve olaylara zaman veriyor, onları ahenkli bir sakinlikle anlatıyor ve bu bölümlerde kitabın arka kapağındaki övgülerin tamamen doğru olduğunu düşünmeden edemiyoruz; çünkü "Memleket Hikâyeleri" ve "Gurbet Hikâyeleri" kitaplarını okuyanların çok iyi bildiği gibi, Refik Halid Karay'ın kalemi okuması gerçekten büyük bir keyif veren renkli, ışıklı, ve ayrıca sesli bir kalem. "Sürgün"ün ilk kısmında işte bu çıta, bu nitelik, yazarın hakiki yazma kabiliyeti çok net olarak hem görülüyor hem de bu lezzetli anlatışın tadından yenmiyor.
Kitabın ikinci kısmında İrfan karakteri ile tanışıyoruz. Aynen Hilmi bey gibi, temiz, ahlâklı, güzel bir insan olarak İrfan ancak türk filmlerinde rastlayabileceğimiz bazı olaylarla yazarın büyük yanlış seçimleri sonucu kitabın ivme kaybettiği bir ögeye dönüşüyor, ve buralarda Hilmi beyin artık kitabın baş karakteri olmadığını görüyoruz. Burada karşımıza çıkan kadın portresinin Peyami Safa'nın ilk dönemlerindeki kadın karakterlere benzemesi; işin içerisine düşmüşlük, bayağılık, adilik gibi ekstra bir çok noktanın girmesiyle "Sürgün" nitelikli derinliğini basitliklere, kolaylıklara yönelerek kaybediyor. Sanki yazar İrfan'ı anlatmaya başladıktan sonra kitabı bitirmeye karar vermiş gibi olaylar hız kazanıyor ve daha da kötüsü, bu aceleye getirme seçimi üslûbu da etkiliyor, örneğin yazarın bu bölümde daha fazla beylik laflar edebildiğini söyleyebiliriz. Kitap bitmek zorunda ve yazar hızlanıyor gibi bir his söz konusu. Bu her şeyden önce hikâyenin özgünlüğünü, kendiliğini, hakikiliğini bozuyor. Hilmi beyin kitabın sonunda yaşadığı olay, İrfan karakteri hiç dahil edilmeden de yaşanabilir ve kitap daha etkileyici bir şekilde bitebilirdi. Ancak Refik Halid Karay, belli ki bu karakterler aracılığıyla bir dönemin, bir ülkenin için düştüğü durumları da anlatmak istiyor, eleştirilerde bulunuyor. Hikâyeyi heba etmese de etmiş kadar oluyor aslında.
Bununla birlikte kitabın ikinci kısımdaki basitliklere rağmen bir şekilde kendine özgü sayılabilecek bir atmosfer kurabildiğini de söylemek gerekiyor. Seher, yine de ilgi çekici bir karakter. İrfan da öyle. Ancak roman daha uzun olmalıydı. Hilmi Beye verilen önem, İrfan ve Seher karakterlerine de verilerek kitabın daha dengeli olması sağlanabilirdi. Böylece kitabın finaline dek olanlar daha gerçekçi bir his verebilirdi. Ancak yazar böyle yapmayı seçmiyor ve Sürgün, yaralı bir kitap olarak sona eriyor.
Yine olumlu bir nokta olarak final sayfalarının kitaba yakıştığını ve zararı elinden geldiğine telafi etmeye çalıştığını da söyleyebiliriz.
Her ne olursa olsun, Refik Halid Karay'ı okumak, dilimizin güzelliğinin tadına bir de buralardan varmak için çok güzel bir vesile. Refik Halid Karay'ı MUTLAKA okumalıyız. Yazarın renkli, ışıklı dilinin, üslûbunun tadına mutlaka varmalıyız. Gurbet Hikâyeleri, Memleket Hikâyeleri kitaplarını okumadan buralardan gitmeyin.
Herkese iyi okumalar.