Yalan Roman, Romain Gary’nin en ironik, en deneysel romanı. Kitap, hem metnin içinde hem dışında “gerçek” ile “yalan” arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Émile Ajar mahlasıyla yayımlanan bu metin, Gary’nin kendi yarattığı büyük edebi sahtekârlığın parçası olarak işliyor. Kurmaca ile otobiyografiyi, delilikle oyunbazlığı, edebi değerle kitsch olanı iç içe geçiriyor. Okuması kolay diyemem ama klasik bir zorluk da değil bu; daha çok “dur şimdi ne dedi?” dedirten, zekice ve eğlenceli bir metin.
Romanın merkezinde, psikiyatri kliniğinde kalan çok akıllı bir delimiz var. Bu anlatıcı kendini “Émile Ajar” olarak tanıtıyor. Yani Romain Gary, kendi uydurduğu yazar personasını bu kez bir karaktere dönüştürerek, okura çift katmanlı bir kurgu sunuyor: hem bir “yalan roman” okuyoruz, hem de bu romanı yazan kişinin de “yalan” olduğunu öğreniyoruz. Delilik burada sadece bir ruh hali değil; normallerimizin ne kadar anormal olduğunu sorgulatan bir kostüm. Güldürüyor, güldürürken düşündürüyor ve bunu yaparken ironiyi öyle çeşitli, incelikli ve derin bir oyun gibi kuruyor ki, metin bir noktadan sonra sadece okunmuyor, oynanıyor. Ben çok sevdim!
Bir de şu var; bu roman Romain Gary’nin oyunbaz zekâsını gösterdiği kadar, yorgunluğunu, iç dünyasının çatışmalarını, dünyanın ikiyüzlülüğüne ve adaletsizliklerine karşı duyduğu derin dertlenmeyi de sezdiriyor. Umudu, şefkati, sevgiyi ve kapsayıcılığı her romanında hissettiren Gary’nin intiharı, bu kitabın ardından biraz daha anlamlanıyor. Bir ömürlük hakkımızı kısa kestirecek kadar çok saçmalık, kötülük barındıran bu dünyaya…Sövmek de oyuna dahil, direnmek de, eğlenmek de, kaybetmek de, vazgeçmek de. Fauller, kırmızı kartlar, hileler de dahil. Kusurluluğumuz, güçsüzlüğümüz illa ki devreye giriyor. Kuralları yeniden düşünmeli, hakemleri yeniden seçmeli belki.
Belki de oyunu en baştan kurmalı, Can.
Garyler değil, Netanyahular oyundan çıkmalı!