·224 syf.····Okunma: 15 Nisan 2017 21:57 “Bir sabah kapı çaldı...” cümlesiyle giriş yapmak istemiyorum, hepimiz biliyoruz artık Dava’nın nasıl başladığını.
Olaylar süresince, Joseph ne ile suçlandığını birilerinden öğrenmeye çalıştı; ama sanki Kafka’nın istediği, Joseph’in suçunu birinden öğrenmesi değil, kendisinin anlamasıydı. Yani Joseph suç işlemediğini iddia etse de, bilinç altında soyut da olsa bir suç işlemiş ve bunu kendine bile itiraf edemiyor gibi gelmişti. Kafka’nın kurduğu bu distopik dünya için, fazla ütopik bir varsayım olmuştu benimki sanırım.
Joseph’in suçlandığı olayı bulmak için verdiği çaba beni hem etkilemiş hem de yormuştu açıkçası. Müthiş bir çaresizlik çemberinin tam ortasındaydı ama başına gelen felaketin şaşkınlığı, her şeyin farkında olmasını engelliyordu. Kendini koruma mekanizması olarak umursamamayı denemesi de yararlı olmuyordu artık. Hiç pes etmeden çözüm aradı, sürekli araştırdı, saçma sapan insanlarla ayrı ayrı uğraşmak zorunda kaldı... Ne ile suçlandığını bilmediği bir davada, suçu işlemediğine dair kendini çok güzel savundu, desem inanır mısınız? Dava işte böyle, tabir-i caizse, allak bullak ediyor insanı.
Her şey darma duman olmuş, içinden çıkılmayacak bir hale gelmiş ve bir şeylerin yoluna girmesi için ümitlendirirken; öyle bir final sahnesiyle veda ediyor ki size; başınızı iki avucunuzun arasına aldırıp düşündürüyor, her şeyi, en baştan.
Neydi şimdi bu? Dava neydi, suç kimdeydi, suçlayan kimdi, dava nasıl sonuçlandı, şüpheliye neden böyle oldu... Tüm gününüzü kendinize sorular sorarak geçirmenize neden oluyor. Ve Dava’nın en güzel tarafı; herkese aynı soruları sordurup, herkesten farklı cevaplar alması.
“Daha önce olduğu gibi davayı küçümsemiyordu artık. Yeryüzünde yalnız olsaydı davayı küçümseyebilirdi, ancak yalnız olsaydı tabii ki dava da olmazdı.”