·648 syf.····Okunma: 13 Haziran 2025 02:16 İNCELEME HAKKINDA UYARI:
1- Spoiler içerir.
2- Oldukça uzun ve ayrıntılıdır.
Abartıldığı kadar iyiyse övmek, abartıldığının birazı kadar bile iyi değilse gömmek için okuduğum kitaplardan bugün Quicksilver ile beraberiz. İncelemenin başlığından da anlaşıldığı üzere kitabın tam bir “zort” olduğunu söyleyebilirim.
Gömülecek o kadar çok şey var ki (kitabın tamamı desem???) birbirine karıştırmadan nasıl yazacağım bilmiyorum. Ana karakterden başlayarak bodoslama dalacağız artık, napalım?
Ana karakterimiz, aynı zamanda hem mavi gözleri ve kuzguni saçlarıyla çok güzel hem de davranışlarıyla tam bir baddie olan Saeris; Zilvaren’in en usta hilebazı, aynı zamanda harika dövüşüyor ve oldukça agresif (+ yatakta bir harika). Öyle ki hana girdiği anda herkesin gözleri ona döner ve etrafta dedikoduları dönmeye başlar. Adını bilmeyen yoktur. Şehirdeki en kötü şöhretli kumarbaz, dolandırıcı ve kaçakçı olan kötü kalpli ama bir o kadar da yakışıklı Carrion Swift’le yatar. Konuşurlarken adamı sürekli olarak tersliyor ve ondan nefret ediyor gibi davranıyor olabilir ama aynı zamanda ne kadar etkileyici biri olduğundan da bahsetmesi de bu işin tuzu biberi elbette. Bakır saçlı, mavi gözlü, güzel yüzlü, geniş omuzlu, özgüvenli ve elbette o kadar uzun ki her zaman ortamdaki en uzun kişiden bile EN AZ OTUZ SANTİM uzun.
Ama bu erkeğimiz hikayemizin ana erkek karakteri değil. Bunu anlamak için saç rengine bakmanız bile yeterli. Dikkat ederseniz siyah değil, bakır. Karanlık bir aurası yok, daha çok etrafına ışık saçıyor gibi görünüyor. Kendisi kitapta bayağı gördüğümüz bir karakter ama bunu ayrıntılı olarak sırası geldiğinde konuşacağız, o yüzden ismini aklınızda tutun. Şimdi kendisine küçük bir ara verip tekrardan ana karakterimize odaklanmamız gerekiyor. Kendisi anlat anlat bitmiyor zira.
Katır inadı olduğu söylenen Saeris'in inatçılığı bir kişilik özelliği olmaktan çok sahip olduğu "ileri derece gerizekalı ana karakter" sendromunun üzücü bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Kendisi hakkında "Sadece inadıyla değil, sahip olduğu tüm zeka kırıntısıyla bir katır." demek isterdim ama eminim ki bir katır bile nerede nasıl davranmasını kısa sürede çözebileceği, sahibine itaat etmesi gerektiğini bileceği bir zekaya sahiptir.
Öte yandan Saeris; bir Fae kralına "O benim kralım değil!" diyerek saygısızlık eden, tamamen yabancısı olduğu bir ortamdaki tek arkadaşı ona "Benimle gel." dediğinde "Hıh! O kim oluyor da bana emir veriyor? Belki onunla gitmek istemiyorum." diye düşünen, üç Fae muhafızını tek başına elindeki hançerle öldürebileceğine inanan; tıpkı sabahları temizledikleri karbondioksiti geceleri atmosfere veren bitkiler gibi sabah beynine yüklediği tüm bilgileri gece uyurken salgıladığı hormonlarla beraber dışarı atan bir kişi.
Aynı zamanda kendisi; ana erkek karakterimiz aka Fisher'ın köpek dişlerinden ve terinden tahrik olan, koynuna girip o terin kokusunu tümüyle içine çekmek gibi fantezilere de sahip.
Kitabın "düşmandan aşka" tropeuna sahip olması için düşman olması gereken bu iki karakterin arasındaki, biraz bile düşmanlığa erişememiş ki erişmesi için de bir sebep olmayan "nefret" ilişkisi de yine Saeris'in "ileri derece gerizekalı ana karakter" sendromundan kaynaklanıyor.
Kibirli ve acımasız olması, onu küçük görmesi, lakap takması (Saeris: 24 yaşında, insan / Kingfisher: 1733 yaşında, Fae), gücüyle kısa sürede temizleyebilecekken ona bir odayı temizletmesi sebebiyle ondan iliklerine kadar nefret etmeye karar veriyor. Bu sırada Fisher'ın kendisini ölmek üzereyken kurtardığını, herkes ailesi hakkında yalan söylerken ona doğruyu söyleyen tek kişi olduğunu, diğerleri ona kitaplardan krallıkların tarihini falan anlatırken gidip gücünü nasıl kullanacağını öğrettiğini, o nefret ettiği elbiseler yerine ona bir pantolonla gömlek ve hatta bir hançer verdiğini, bir kenarda oturabilecekken odayı onunla birlikte temizlediğini görmezden gelmeye karar veriyor. Hatta sırf gücünü kullanmayı öğrenirken canı yandı diye, elini bir savuruşuyla tüm sıfadını Avrupa üzerinden yol almak üzere Asya'dan Amerika'ya kadar kaydırabilecek adamın ağzına bir tane çakıyor (kendisi öğrenmek için pamuk şeker yemesi gerektiğini sanıyordu herhalde).
Ha, bir de durup dururken Fisher'ın aletinin boyutuyla ilgili konuşmaya başladığında ve Fisher ona "Belki de buradaki problem, bana önemli şeyler sormak yerine azgın bir fahişe gibi aletimle ilgili sorular sormandır." dediğinde sinirleniyor ve kendi kendine "Tanrı aşkına, her seferinde çıtayı biraz daha yükseltmeyi başarıyordu. Ne zaman bir canlının başka bir canlıdan edebileceği nefretin sınırına ulaştığını düşünsem bana yanıldığımı, ondan çok daha fazla nefret edebileceğimi ispatlıyordu.” diye düşünüyor.
Aslında Saeris, elbette bunu anlamanı senden asla bekleyemem çünkü sahip olduğun salaklık sana Fisher'ın boyu kadar yüksek bir bencillik de vermiş. Fakat yine de beyin fonksiyonlarının işlerini yapmasına biraz bile izin verseydin adamın haklı olduğunu görebilirdin. Eğer kendisi durup dururken sana memelerinin ölçüsünü sorsaydı vereceğin tepkileri gözlerimin önüne getirebiliyorum.
Bunların hepsinin yanında kendisi, yukarıda da anlattığım gibi en küçük şeyde bile sinir krizlerine giren; “Ihhh yapmıcam!”, “Gitmicem!”, “Sen bana emir falan veremezsin!”, “Sen kim oluyorsun!”, “Tam bir piç kurususun!”, “Piç herif!” sözlerini ağzından eksik etmeyen; adam yarasını iyileştirirken canını yaktı diye onu yumruklamaya çalışan biri olarak Fisher’ı “ota boka öfkelenen akılsız bir barbar” olmakla suçlayan (Fisher’ın o ana kadar bir kere bile gereksiz yere öfkelenmediğine yemin edebilirim) ve bu sırada kendisinden bihaber olan bir egoist.
Tabii Saeris aynı zamanda bir bipolar. Bu yüzden adamın terli kaslarını gördüğünde ondan iliklerine kadar nefret ettiğini unutuyor ve onu ne kadar fazla istediğinden bahsetmeye başlıyor. Böylece biz de kendisinin "kendini kandırmak" kavramını hayata geçirme konusunda peş peşe rekorlar kırmasını okumaya başlıyoruz.
Gelelim yakışıklı mı yakışıklı Fisher'a... Ama yooo, Fisher demeyeceksiniz.
Ayaklı Lanet, Gillethrye'nin Kıyameti, Kara Şövalye, Yvelia'nın Musibeti, Cahlish Lordu, Ajun Geçidi Kahramanı, Kral Belikon'un üvey oğlu, sürgün, savaşçı, karanlık, general, gölgelere hükmeden, acımasız, uzun, büyük, ölümcül, kaslı, ölümün vücut bulmuş hali, aşırı kaslı, ölümün yaşayan hali, tamamen kastan oluşan, yürüyen ölüm (ÇOK ÖLÜMCÜL ve ÇOK KASLI yani, anladınız???) Kingfisher diyeceksiniz.
Az önce Saeris için yaptığı iyi şeylerden bahsettim diye kendisini sevdiğimi sanmayınız lütfen, kendisine biraz bile sempati besliyorum diyemem.
Omzuna kadar uzanan dalgalı siyah saçları; yeşilin daha önce hiç görülmemiş bir tonundaki gözleri; dövmelerle kaplı, kaslı ve özellikle terlediğinde ayrı çekici görünen bedeni; bir sandalyede otururken bile önünde ayakta duran Saeris’in parmak uçlarında yükselmesine sebep olan boyu; tak tak yapmaktan pek hoşlandığı köpek dişleri; odun, deri, baharat, yeşil bir şeyler ve belli belirsiz bir misk karışımı kokusu (yazarın hayal gücüne hayran kaldım); yakışıklı yüzü; karanlık havası ve sert tavırlarıyla evrenin varoluşundan bu yana hayata gelmiş en mükemmel varlık olduğunu düşünmemiz gereken Kingfisher; görünüşünü hayal etmeye çalıştığımda bana sadece hala tam olarak maymun-insan evriminin sonuna ulaşamamış, yanına yaklaştığınız anda dişlerini göstererek size hırlayacak ve geriye doğru zıplayarak kaçacak, günün %90’ını terleyerek geçiren, kuş yuvasına benzeyen saçlarıyla mağarasında yaşayan bir yaratık gibi görünüyor.
Az önce Saeris, Fisher'a penisinin boyunu sorduktan sonra Fisher'ın ona azgın fahişe demesinde haklılık payı olduğunu söylemiştim. Ama Fisher hızını alamayarak Saeris'i zorla tuttuğunda ve Saeris ona "siktir git" gibi bir şey dediğinde ona yine "Şuna bak, azgın fahişe yine becerilmek için yalvarıyor." diyor. Saeris'e neden böyle davrandığını biliyorum, Fisher (şahsen sebebi de oldukça klişe olduğu için beni tatmin etmedi) ama bir zahmet iğrençleşme yani.
Kendisiyle ilgili en büyük sorunlardan birine de unutmadan hemen değinmek isterim: Tam haliyle Kingfisher ya da kitapta genellikle gördüğümüz halde Fisher.
Tam haliyle kulağa pek de kötü gelmiyor, tamam ancak Fisher çok kötü bir kısaltma ya. Bu adamın havalı, karanlık falan olması gerekmiyor muydu? Balıkçı ne?
Smut sahnelerde de Saeris adama Fisher diye sesleniyordu. Ya bari orada Kingfisher de!!! Düşünsenize, erkek arkadaşınızla yatakdasınız ve ona Balıkçı diyorsunuz falan... Böyle tam ortasında birden "BALIKÇIII!!" diye bağırıyorsunuz...
Aslında şimdi düşününce Kingfisher da Balıkçı Kral olarak çevrilebilir. Balıkçı Kral diye bağırmak da kulağa pek güzel gelmiyor.
(Sonradan yaptığım araştırmaya göre Kingfisher "Yalıçapkını" demekmiş ama Yalıçapkını diye bağırmak da çok kötü ya... İngilizce o kadar kötü değil de Türkçe düşününce isim hiçbir şekilde kurtarmıyor.)
Neyse.
Saeris ve Fisher arasındaki ilişkinin gelişimi... Kadınların erkeklerden çok daha romantik olduklarını, olmasalar bile gerçek aşkın ne olduğunu bildiklerini duymuştum daha önce pek çok kere. Neyse ki bu birbirinden yetenekli romantik fantastik yazarlarımız, bana bunun her kadın için asla ama asla geçerli olmadığını hemencecik gösterdiler.
Birbirlerinden nefret eden ama bunun için doğru düzgün sebepleri olmayan karakterlerimizin ilişkisini başlatan şey elbette cinsel bir çekim oluyor. Önce Saeris’in Fisher’ı ne kadar ateşli bulduğundan bahsetmesini okuyoruz, sonra Fisher’ın olmazsa olmaz kıskançlıklarını okuyoruz. Mesela daha önce pek çok kadınla birlikte yatmış olmasına ve bunu Saeris’e ballandıra ballandıra anlatmasına rağmen Saeris’in aylar önce, daha Fisher’ın varlığından bile bihaberken yattığı adam sebebiyle deliye dönmesi. O çocukla yemeğini paylaştı diye içten içe kafayı yemesini falan okuyoruz.
Sonrasında bir fanfinifon sahnesi geliyor, öylesine yaptıkları bir şey. Üzerinden belirli bir zaman geçiyor, Saeris Fisher’a geçmişini anlatıyor. Hemen sonrasında tekrar fanfinifon. O fanfinifondan sonra Saeris’in ellerinde yazılara da sahip rünler beliriyor. Bunlar da ne?! Fisher’a bunları geçici olarak sildiriyor.
Sonrasında yakışıklı lordumuz Fisher’ın sarayındaki şifacıyla konuşuyor. Kadının ellerinde de rünler var. Aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:
Şifacı: “Bunları beşinci evlilik yıldönümümüzde kocamla birlikte tasarlayıp yaptırdık.”
Saeris: “Vay canına! Ama bir dakika... Bunları kendiniz mi tasarladınız? Bu rünler hiç yoktan var olmuyor mu? Ya da seviştikten sonra falan?”
Şifacı: “Yoo, hayır. Yani, aslında evet. Çooook eskiden gerçek eşler bir araya geldiklerinde Kaderlerin işaretiyle kutsanırmış. Ama bizim artık eş bağı kurma yeteneğimiz yok.”
Saeris: “Hmm... Peki bu rünlerde yazılar, sözcükler falan oluyor mu?”
Şifacı: “Hayır, bunlar sadece hikaye. Buna Tanrı Bağı derlermiş. Bizzat tanrılardan geldiğini söylerlermiş. Yvelia’nın en önemli çiftleri bu bağla kutsanırmış. Tabii bu çiftlerin çok trajik hikayeleri olurmuş, içlerinden biri hep ölürmüş.”
Eee bizim Saeris ve Fisher meğer cidden birer eşmiş ya. Kaderlerin işaretiyle kutsanmışlar. Hatta Saeris’in rünlerinde yazılar yok muydu? Yani bu ikisi bir de tanrılar tarafından mı kutsanmış? Yvelia’nın en önemli çiftlerinden birileri miymiş?
Saeris hemen Fisher ile yüzleşmeye koşuyor. Zavallı Fisher da ne yapsın, başlıyor anlatmaya.
“Annem bir kahindi, Saeris. Seni gördü. Sana en çok ihtiyaç duyduğum anda cayır cayır yanan bir meteor gibi hayatıma gireceğini, beraberinde bütün dünyamı altüst edecek bir kaos getireceğini söylemişti. Cehennemi bile aydınlatacak bir ışıltıyla parlayacağını ve beni karanlığın arasından çekip çıkaracağını. Adının ne olduğunu bilmiyordu. Sadece siyah saçların ve gözalıcı bir gülümsemen olduğunu söylüyordu. Bir de ne yaparsam yapayım seni deliler gibi sevmekten kaçamayacağımı.
“Seni tanıyormuşum gibi hissedeceğimi söylemişti. Aranızda binlerce yıl olmasına rağmen annemle arkadaş olduğunuzu düşüneceğimi. Bir de... resmini çizmişti. Benzerliğiniz neredeyse kusursuzdu.
“Bazen yanılırdı. Küçük detaylar hakkında. Büyük farklar yaratan küçük detaylar. Çizdiği tüm resimlerinde kulakların benimkiler gibiydi. Bir Fae’din. Seni gördüğümde... Solace’ın beni çağırdığını hissedip o havuza girdiğimde bir insan olduğunu gördüm ve bu toprakların seni ne kolay öldürebileceğini anında anladım. Bu yüzden de seni orada bırakmaya karar verdim. Ama bırakamadım, değil mi? Karnın boylu boyunca yarılmıştı. Ölüyordun. Seni buraya getirmekten başka çarem yoktu. Böylece benden nefret etmen, benden uzak durman için sana bok gibi davranmaya karar verdim.”
FEYRE! RHYSAND! AYAĞA KALKIN, BÜYÜĞÜNÜZ GELDİ!
Neyse, bu kadarı yeterlidir herhalde. Şu Feyre&Rhysand çakması ilişki dinamiğinden daha fazla bahsetmek istemiyorum.
(Hemen araya sonradan eklenmiş küçük bir not: Saeris cehennemi bile aydınlatacak bir ışıltıyla parlamaktan ziyade bir gulyabaniye benziyor.)
(Ve "sana bok gibi davranmaya karar verdim" cümlesinin de altını çizmek isterim.)
Karakterlere geçelim.
Hepsi ortalama, hatta kimi ortalamanın altı. Efsanevi kahramanlar olarak gösterilmeye çalışılmışlar ama okumakla kalıyorsunuz, hissedemiyorsunuz.
Saeris dışında doğru düzgün kadın karakter göremiyoruz. Kitabın başında Everlayne diye biri geliyor. Kralın kızı, Kış Sarayı’nın Leydisi. Saeris’i peşinden sürüklüyor, bir de ağlıyor. Bu kadar.
Çok sonrasında Danya diye biri giriyor. Yüzyıllardır ülkesi ve halkı için savaşan onurlu bir Fae savaşçısı. Peki biz savaştığını görüyor muyuz? Hayır. Kadının sahneleri sinir krizleri geçirip birilerini yumruklamasından ibaret. Kimse tarafından sevilmiyor. Bir de Saeris’e sürekli bir laf sokma, onu aşağılama derdinde. Neden? Çünkü Saeris’in elini bile sallamasına, bir kelime bile etmesine gerek kalmadan sürekli olarak zortlatacağı birinin olması gerekiyor ki biz de “Aferin be Saeris, yürü! Ohh, ne oldu Danya? Kudur!” diyebilelim. Bir de kadının üç yüz küsur senedir kullandığı kılıç sonrasında bir erkek karaktere gidiyor. Hatta kadının o kılıcı hak etmediğini falan söylüyorlardı doğru hatırlıyorsam. Rezil rüsva gerçekten.
Tabii erkek karakterlerimiz harika. Kötü olanlar dışında hepsi sempatik, kimileri kahraman, bir de Saeris’e bayılıyorlar elbette.
Tekrardan geldik Carrion’a. Kendisi de Fisher’ın Saeris’in erkek kardeşi Hayden’ı getirmek için Zilvaren’e gidip yanlışlıkla onu getirmesiyle kitaba tekrar dahil oluyor. Fisher’ın kıskançlıktan köpürmesine sebep oluyor, arada şaklabanlıklar yapıyor, bir de Saeris’e bir iki yardım ediyor. Bu da bu kadar. Bomboş bir karakter yani, hiçbir şeye bir katkısı yok.
Ama durun... Kendisi aslında öyle bomboş bir karakter sayılmaz. Biraz sabredin, ona da geleceğim.
Kitabın başında acımasız, karanlık, umursamaz, kibirli bir karakter olarak karşımıza çıkan Fisher’ın da aslında yüzyıllardır halkı için her şeyi yapmış, çok büyük fedakarlıklarda bulunmuş ve daha fazlasını yapmaya da hazır olan biri olduğunu görüyoruz. Umursamaz karakterimiz bir anda duygusal, merhametli, fedakar, hatta kahkaha atan birine dönüşüyor. Meğer normalde öyle biriymiş. O aradaki geçişi anlayamıyorsunuz. Bir sayfada yüzü mahkeme duvarı gibi, diğer sayfada gözlerinden hüzün akıyor. Çünkü karanlık, acımasız ve kibirli erkek karakterler çekicidir ama aynı zamanda kendisine sempati duymamız ve üzülmemiz gerekiyor.
Diğer karakterler hakkında ayrıca belirteceğim pek bir şey yok, yazar da pek bir şey yazmamış çünkü.
Kitabın konusunu anlamak güç. Fisher, Saeris’i alıyor; Yvelia’ya (Fae toprakları fln işte) götürüyor. “Sen Simyacı’sın. Cıvayla yadigar yapacaksın, onları da benim emrimdeki savaşçılar takacak, onu bunu yapacağız.” diyor. Kitap boyunca Saeris’in Fisher’ın peşinden oraya buraya gitmesini, cıvayla yadigar yapmaya çalışmasını okuyoruz. Aralara aksiyon olsun diye konulmuş bir iki savaş sahnesi var, oradan buradan yeni yeni bilgiler geliyor. Tabii bu bilgiler o kadar birbirinden kopuk ki okuduğunuz gibi hafızanızdan siliniyor. Daha ilk kitap diye biraz kıyak geçmeye çalıştım ama hiçbir şeyin altı gayet de doldurulabilecekken hiç de sağlam bir şekilde doldurulmamış. Kendinizi bambaşka bir dünyadaymış gibi de hissedemiyorsunuz, doğru düzgün kurulup da anlatılmamış çünkü. “İşte ülkeler var, biri Yvelia. Bir tane kral var. Diğer ülkeler hakkında şunu şunu bilin (hiçbirini hatırlamıyorum, hiç bilgi verildi mi ondan da emin değilim aslında). Sonra Cahlish var, Kingfisher buranın lordu. Sonra Ballard var, kasaba işte. Hmm… Sanasroth var, düşmanlarımız da burada. Öyle yüzyıllardır savaşıyorlar, çünkü düşmanların lideri çok acımasız ve açgözlü. Bir de manyak güçlü. Bir de erkek karakterlerimiz şöyle şöyle kahramanlıklar yapmış, şöyle şöyle acılar çekmişler.”
Yani en azından benim dünya kurulumundan çıkardığım şeyler sadece bunlar.
Bir de çoooook kısaca fanfinifon sahnelerine değinmek istiyorum. Birçoğu saçma sapan yerlerde şaak diye araya giriyorlar ama bunu geçiyorum, çok daha önemli bir konumuz var burada.
Yani… Erkek karakterin aletinin boyunu ve özellikle de damarlı olup olmadığını bilmem gerekmiyor. Bu damarın nasıl göründüğü bilmem HİÇ gerekmiyor.
İĞRENÇ.
Gece uyumadan önce book boyfriendlerini hayal eden booktok girlieleri için iyi bir ayrıntı olabilir ama elbette.
Şimdi olmazsa olmaz, gözümüze girip sonra da bir güzel morartan saçmalıklara geldik. Ne demiş atalarımız: Besle kargayı, oysun gözünü. Siz kitabı okursunuz ama o sizin gözünüzü morartır.
Hadi sıralayalım:
1- Küçük yaşlarda özel eğitimler almaya başlamış, tepeden tırnağa zırhlı dört-beş muhafızın kılıçlarıyla zarar bile veremedikleri normal giyinimli Saeris; yaşadığı bölgedeki isyancılardan aldığı eğitim ve elindeki hançerle o muhafızlardan ikisini şak diye öldürüyor.
2- Muhafızları öldürmesi üzerine yakalanıyor ve idamla cezalandırılıyor. Cezayı verecek muhafız, Saeris’in karnına kılıcını geçiriyor ve çeviriyor. Daha sonra kılıcı karnından çıkarmadan hançerini alıyor ama onu saplayamadan Saeris gücü sayesinde hançeri eritiyor ve yine gücü sayesinde adamın dikkatini başka bir yöne çekip uzaklaşmasını sağlıyor.
Kısa bir süre sonra kılıç hala karnındayken ayağa kalkıyor, yavaş adımlarla yürüyor ve bir platforma çıkıyor. Bu sırada kılıç karnından düşüyor ve Saeris de dizlerinin üzerinde düşüyor (sahnedeki tek mantıklı yer burası ama yine de tamamen mantıklı değil). Tabii bir şekilde, sanki ağır şekilde yaralanmamış ve bir süredir yarasından oluk oluk kan akmıyormuş gibi platforma saplanmış kılıcı yerinden çıkarıyor, kendisine doğru koşmakta olan muhafıza savuruyor ve omzunu kesiyor. (Bu sahneyi okurken “ÖL ARTIK!” diye bağırıyordum.)
3- İdam emrini veren kraliçe salondan çıkarken muhafıza Saeris’i yavaş yavaş öldürmesini söylüyor çünkü kızın çığlıklarını duymak istiyor. Ama her nasılsa Saeris platforma saplanmış kılıca giderken muhafızın sürekli ve sürekli bağırmasına rağmen kraliçe bunu duymuyor.
4- Saeris’in çektiği, insan ve Fae dünyaları da dahil olmak üzere var olan tüm dünyaların arasındaki geçitleri açan ve asla yerinden oynatılamaması gereken kılıç o platformun üzerinde, etrafında hiçbir koruma olmadan duruyor.
5- Fisher, eskiden babasının olan tanrı kılıcı Solace’ı Saeris’e veriyor. Neden? Çünkü Saeris nasıl olduğunu bilmesek de en güçlü simyacı. Çünkü Zilvaren’deyken kılıcı yerinden çıkarabilmişti. Çünkü ana karakter. O kadar güçlü bir kılıcı sahiplenmesi için ortada doğru düzgün bir sebep yok.
6- Normal bir insan olan Saeris, aynı zamanda çok uzun zamandır görülmeyen Simyacılardan biri. Cıvayı kontrol ediyor, konuşabiliyor falan. Sadece bu kadarı da değil, gelmiş geçmiş en güçlü Simyacılardan biri. Yazar buna bir açıklama getirecek mi? Eh, elbette getirecektir. Bunun saçmalığını da o açıklama belirleyecek. Pek de umutlu değilim gerçi. Reenkarnasyon çıkarır belki. Meğer Saeris önceden efsanevi bir Fae’ymiş de sonra ölmüş, insan olarak reenkarne olmuş falan... Ya da bir sebepten ötürü uzun zaman önce kaybolmuş tanrılardan biri tarafından kutsanmış... Bilmem ne.
7- Zilvaren'deki ölümsüz kraliçe Madra, Yvelia'nın kralı Belikon ve vampir düşman Malcolm kardeşmiş. Bunu saçma yapan şey Madra'nın insan, Belikon'un Fae, Malcolm'un da vampir olması. Yazar ikinci kitapta buna da bir açıklama getirecek mi göreceğiz (gerçi ben göremeyeceğim ama okuyanlar görür artık).
Bahsettiğim karakter yazımlarını ve ilişki dinamiklerini de bunların üzerine eklersiniz.
Gelelim özgünlüğe, kitabımız bu konuda da yeni bir çağ açmış elbette.
Kitabın başladığı Zilvaren şehrinin ikiz güneşlere sahip olduğunu ve asla gece olmadığını öğrendiğimizde aklımıza direkt olarak Nevernight’taki üçüz güneşler ve yine asla gece olmadığı geliyor.
Sonra bu Faelerin topraklarında Ballard diye bir yer var, okuduğunuz gibi aklınıza Hogsmeade geliyor. Velaris’ten de esinlenilmiş olabilir, emin değilim.
Bunun dışında kitabımız tamamen bir Dikenler ve Güller Sarayı yeniden anlatımı:
Periler => Faeler
Rhysand => Kingfisher
Bahar, Yaz vb. Sarayları => Kış Sarayı, Sonbahar Sarayı
Periler arasındaki eşlik => Faeler, Faeler ve insanlar arasındaki eşlik
Rhys ve Feyre’nın zihinlerinden konuşabilmeleri => Saeris ve Fisher’ın zihinlerinden konuşabilmeleri
Rhys ile anlaşma yaptıktan sonra Feyre’nın elinde beliren işaretler => Fisher ile fanfinifon yaptıktan sonra Saeris’in ellerinde beliren işaretler ve rünler
Feyre'nın bir peri(+love interesti) tarafından Prythian'a götürülmesi => Saeris'in bir Fae(+love interesti) tarafından Yvelia'ya götürülmesi
Gece Sarayı, Bahar Sarayı vb. Lordları => Cahlish Lordu, Gece Yarısı Lordu (Rhysand is that you?!?!)
- DİKENLER VE GÜLLER SARAYI (İLK KİTAPTAN) SPOILER -
.
.
.
Feyre’nın ölmek üzereyken periye dönüşüp kurtulması, lordların güçlerine sahip çok güçlü biri olması – Saeris’in ölmek üzereyken yarı Fae yarı Vampir’e dönüşüp kurtulması; cıvanın yanı sıra dört element, tuz, kükürt, bir şeyleri daha kontrol edebilen; en güçlü Simyacı olması
.
.
.
- DİKENLER VE GÜLLER SARAYI (İLK KİTAPTAN) SPOILER -
Kitabımız bu kadar özgün olunca yazar “Bir de vampirler olsun!” demiş ve güzel karakterlerimizin düşmanlarını vampirler olarak belirlemiş.
Özgünlükteki rezaletten sonra bizi bir de yazarın kaleminin rezaletliği karşılıyor. Tek kelimeyle basit. Hatta öyle basit ki “Aman, yazayım da bitsin!” diyerek yazmış sanki. Kimi noktalarda cümlelerin birbiriyle alakası yok, kimi sahnelerde en uygunsuz kelimeler kullanılmış. Karakterlerin duyguları öyle yüzeysel anlatılmış ki sadece içinizi bayıyor.
Karakterlerin duyguları ve hareketleri şak diye değişiyor. Çok gergin bir sahne, bir anda çok duygusal bir sahneye dönüyor, sonra bir anda tekrardan gerginleşiyor ve hemen sonra tekrardan duygusal bir sahne oluveriyor. Siz daha bu değişimleri bile takip edemiyorsunuz.
Aynı şeyler ve cümleler sürekli olarak tekrar ediyor. Saeris’in hiç yol kat edemediğini her söyleyişinde “Bir arpa boyu yol kat edemedim.” demesi ya da Fisher’dan uzak durması gerekirken onu her öptüğünde, her sürtündüğünde “Bunu yapmamalıydım, kendime hakim olmalıydım, ondan uzak durmam gerekirdi.” demesi ama bunu elbette tekrar ve tekrar yapması.
Yazarın kimi kelimelere takıntısı var. En büyük takıntısı da “siktir” ve “tanrılar aşkına”. Kitapta bunların ne kadar geçtiğini – hatta sadece Saeris’in ağzından çıkanları – saymaya kalksam daha önce hiç görülmemiş sayılara ulaşırdım.
“Siktir! Buraya gelmemeliydin.”
“Siktir! Bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum.”
“Siktir! Şimdi ne yapacağız?”
“Siktir! Bunu yapmamalıydım!”
“Tanrılar aşkına! bunların hepsini kendim mi yapacağım şimdi?”
“Tanrılar aşkına, bu adam sabırlarımı zorluyor!”
“Tanrılar aşkına, burası gerçekten de çok güzel!”
“Ondan nefret ediyorum ama tanrılar aşkına, onu bir o kadar da fazla istiyorum!”
Yazar keşke önce kelime dağarcığını biraz geliştirseymiş.
Son rezilliğimiz de yazar ve kitabın kendisinden çok çevirmenimizi ilgilendiren bir konu hakkında. Evet, çeviri rezalet. Künyeye baksanız bir çevirmen, bir editör, bir de son okuma var. Kitaba baksanız çevirmen elini şöyle bir sallayarak çevirmiş, kitap da o çeviriyle olduğu gibi basılmış. Harfleri eksik, yanlış yazılmış kelimeler; fazladan veya eksik kelimeye sahip, anlamak için üç kere okumanız gereken cümleler... Sayıları ve yapılan yanlışlar öyle böyle değil. “Bu insanların ismi künye kalabalık görünsün diye konulmuş herhalde!” diye düşünüyor insan. Hiçbir şey yapmamışlar çünkü.
İncelemenin sonuna kitapta olan şeyleri kısaca (aynen çok kısa oldu) özetlediğim bir bölüm ekleyeyim dedim. Yukarıda bahsetmediğim saçmalıkları da burada görebilirsiniz.
Çölde, ölümsüz kraliçe Madra’nın emrinde yaşayan Saeris; idam edilmek üzereyken bir tane kılıcı çekiyor ve geçit açıyor. Geçitten bizim Kingfisher çıkıyor, kızı Fae topraklarına götürüyor.
Saeris uyandıktan kısa bir süre sonra önce kral Belikon’un kızı Everlayne, sonra kral ve adı önemsiz biriyle tanışıyor. Fisher geliyor bilmem ne.
Uzun bir süre Saeris, Fisher’ın peşinden sürükleniyor. Cıvayı kontrol etmeyi doğru düzgün öğrenip askerlere yadigar yapacakmış. Bu sırada kan yemini ediyorlar. Fisher Saeris’in kardeşini getirmeye çalışacak, Saeris de Fisher’ın her istediğini yapacak.
Fisher Saeris’in kardeşi yerine Carrion’ı getiriyor, Saeris ise yemine yine de sadık kalmak zorunda.
Fisher’ın evi Cahlish’e gidiyorlar. Orada anlatması gereksiz bir sürü olay işte... Aralardaki birkaç sahnede aslında Fisher’ın ne kadar da fedakar biri olduğunu görüyoruz. Acımasız, kibirli, karanlık Fae bir anda iyi yürekli birine dönüşüveriyor.
Bunlar (Yvelialılar), Sanasroth diye bir yerle savaşıyorlarmış. Saeris ve diğerleri cepheye gidiyor. Orada önce Saeris’in en güçlü Simyacı olduğunu öğreniyoruz. Sonra düşmanlarla tanışıyoruz. Vampirler ve kralları Malcolm. Bu Malcolm’un bir de Fisher ile bir geçmişi varmış. Adama sürekli “aşkım, hayatım” diyor.
Malcolm, uzun süredir kitapta görmediğimiz Everlayne’i rehine alıyor. Bunlar bu kızı nasıl kurtaracağız diye kara kara düşünüyor.
O sırada Saeris ve Fisher arasındaki bağı öğreniyoruz. Fisher aslında Saeris’e çok aşıkmış. Bir anda yumuşak bir aşk adamına dönüşüveriyor.
“Fedakar” Fisher gözden kayboluyor, bunlara mektup bırakıyor. Kendisi Everylayne’i kurtarmak için plan yapmış ve plana göre kendini feda edecek.
Bunlar “Fisher’ımızı bırakmayız!” diyorlar ve ona yardım etmenin yolunu buluyorlar. Gidiyorlar yanına, Malcolm’la yüzleşecekler ama bir bakıyoruz yanında Madra ve Belikon da var. Bunlar meğer kardeşmiş (oha ters köşe).
Fisher’ın Malcolm ile olan geçmişini öğreniyoruz. Yüz on yıl önce savaşta Belikon ve Malcolm bir köyü yerle bir etmeye çalışırken Fisher da burayı koruyormuş, sonra yemin etmişler. Belikon ve Malcom bir sikke atacaklar. Bilmem ne tarafı yukarı gelirse Malcolm ve Belikon köyü yıkacak, bilmem ne tarafı yukarı gelirse Fisher onları öldürecekmiş. Sikke yere değmeden önce de Fisher’ın, Malcolm ve Belikon’a dokunması ve yeminden başkasına bahsetmesi yasakmış.
Belikon sikkeyi atmış, Malcolm havada kapmış. Sikke yere düşmedi. Fisher hem ikisine dokunamaz hem de yeminden kimseye bahsedemezmiş.
Malcolm buna bir labirent hazırlamış, “Labirentin merkezine ulaş, sonra sikkeyi bul.” demiş. Fisher yüz iki yıl boyunca merkezi aramış, orayı bulduktan sonra da sekiz sene boyunca oradaki milyonlarca sikke arasından yeminde kullandıkları sikkeyi bulmaya çalışmış.
Orada da bir geçit var. Saeris kılıcı çekince geçit açılmış ve Fisher kurtulmuş.
Bunlar bu yemini öğrendikten sonra başlıyorlar savaşa. Malcolm o sırada Carrion’ı ısırıyor ve kanını emiyor. Aslında kanını kurutarak onu öldürmesi gerek ama meğer Carrion adını unuttuğum bir şeymiş, Malcolm’ın şaftı kayıyor.
Bunlar labirente kaçıyor. Orada yaratık falan var, onu öldürüp kurtuluyorlar. Hemen merkeze varıyorlar, orada sikkeyi nasıl bulacaklarını düşünürken düşmanlar yine geliyor. Diğerleri savaşırken Saeris kaçıyor ve cıvayla iletişim kurarak sikkeyi aramaya koyuluyor.
Sikke meğer yaratığın içindeymiş. Saeris tam alıyor, Malcolm geliyor, sikkeyi geri alıyor. Saeris muhteşem hırsızlık becerileri ile geri çalıyor. Atıyor sikkeyi yere. Hangi tarafın yukarı geldiğinin önemi yok. Sikke yere düştü. Labirent parçalanmaya başlıyor. O sırada Malcolm’un zaten kaymış sıfad-ı eşkâl daha da kayıyor.
Fisher’a kalmadan Saeris, Malcom’un kelleyi alıyor ama Malcolm da hemen öncesinde Saeris’i yamultuyor.
Saeris ölüyor. Ama yooo, bu Malcolm’un bir prensi varmış. Bu Saeris’i ısırıyor, Saeris ölmüyor. Ama daha bilincini doğru düzgün kazanamadan cıva bunu bir yere götürüyor.
Saeris gözlerini bir açıyor, karşısında iki tanrıça. Sordukları ilk şey: “Kingfisher ile seks yapmak nasıldı?” (Şaka değil.)
Saeris’e aslında kendilerinin de çok fazla fanfinifon yapmak istediklerini ama babalarının (?) izin vermediğini anlattıktan sonra (abla ne alaka yani Allah aşkına) onu tanrının yanına götürüyorlar. Bu tanrı da sıradan bir tanrı değil haaa. Herkesin korktuğu kaos tanrısı.
Saeris’e çok güçlü biri olduğunu falan söylüyor. Aslında Fisher ile kaderleri kesişmesin diye uğraşmış ama her seferinde başarısız olmuş falan. Çiftimizin bağı bu kadar sağlam işte. Bir şeyler daha anlatıyordu ama oraları okurken çok uykum gelmişti, doğru düzgün anlayamadım.
Bu tanrı kaderi kontrol ediyormuş ama bölgesine (hayat ağacı falan var işte) bir çürüme dadanmış. Bizim çiftin bağı da öyle manyak bir şeymiş ki bir kıvılcım yaratmış ve kıvılcım da çürümeye sebep oluyormuş mu ne.
İşte diyor ki ya öleceksiniz ya da sizin hayatınızı ağaçtan koparacağım. Bunu yaparsam diğer tanrılar size müdahale edemez, korumam altına girersiniz ama ben de kaderinize müdahale edemem. Kaderiniz yok olur, onu kendiniz yazarsınız.
Saeris “Ben kaderimi baştan yazacam, niye öleyim be?” diyor.
İşte bunların hayatı ağaçtan koparılıyor ve Saeris uyanıyor.
Yarı Fae, yarı vampir olmuş. Bu Malcolm’un prensi ısırınca bunu dönüştürmüş.
Carrion ile karşılaşıyor, e bu da Fae olmuş? Öğreniyoruz ki Carrion zaten 1000 küsur yaşında bir Fae’ymiş. Hatta kraliyet ailesindenmiş ve tahtın varisiymiş. Bunu korumak için Saeris’in dünyasına gönderip insan gibi yüzlerce yıl yaşatmışlar.
Sonra Fisher geliyor, biraz özlem gidermece falan. Bir bakıyoruz ki Malcolm’un sarayındayız. Niye? Çünkü Malcolm, bir prensi olmasına rağmen onu varis olarak seçmemiş. Bir varisin seçilmemiş olması durumunda kraldan sonra tahta geçen kişi, kralı öldüren kişi olurmuş.
Malcolm’u öldüren kişi olduğu için de Saeris, Vampirlerin kraliçesi olacakmış.
Tuzumuzu karabiberimizi de ekledikten sonra kitabımızın sonuna ulaştık. “Yaaa şeyyy şunu da ekleyeyimmm, yaa bu da böyle olsunnn, şundan da eksik kalamammm” diyerek kitap yazmış yazarımız.
Kitabın eksikliklerine göre 10 puan üzerinden düşerek gittiğimde kitaba 4 puan verdim. Sonra o 4 puan için hiçbir sebep olmadığını fark ettim, hadi 1 yıldız olsun diye 2’de karar kıldım. O 2 puan da ondan yani.
(Birkaç gün düşündükten sonra 1 puana düşürmeye karar verdim.)
Uzun lafın kısası; ben kendimi feda ettim, siz kendinize yazık etmeyin. Paranıza da, zamanınıza da, akıl sağlığınıza da yazık. Bu kitabın basılması için kullanılan kağıtlara da, durmadan çalışan makinelerin kullandığı elektriğe de, orada çalışan insanlara da yazık.
Yazarların akıllarını başlarına toplamaları ve böyle kitaplardan kurtulmamız dilekleriyle.