·144 syf.··Beğendi
···Okunma: 01 Haziran 2025 00:00 "AŞKLA HİÇ İLGİSİ OLMAYAN MEKTUPLAR"
“Ne kadar çok yasak sözcük var! Doğruyu söylemek gerekirse, en iyi sözcüklerin hepsi komada. Çiçekler, ay, gözler ve göze hoş görünen şeylerden söz eden bütün sözcük aileleri yasak… ‘Aşk’ sözcüğü yine bütün çıplaklığıyla ağzımdan kaçıverirse, bağışla beni Alya. Aşktan başka şeylerden söz etmekten yoruldum...”
Vladimir Şklovski’nin bu eseri, adıyla çelişen, içeriğiyle yaralayan bir aşk hikâyesi sunuyor:
Rus formalizminin önemli figürlerinden biri olan yazarın hem edebi dehasını hem de kişisel deneyimlerini çarpıcı bir şekilde harmanladığı, türler arası bir başyapıt. Kitap, 1922-23 yıllarında Berlin'de sürgünde olduğu dönemde, Shklovsky'nin karşılıksız bir aşkla bağlı olduğu Elsa Triolet'ye yazdığı mektuplardan oluşuyor. Ancak bu mektuplar, Triolet'nin "aşktan söz etmeme" şartı üzerine kuruludur. Aşktan bahsetmenin yasak olduğu ama her satırının aşkın kendisiyle yankılandığı bir hikâye. Bizleri ilk satırdan itibaren hem hikâyenin içine çekiyor hem de yazarın iç dünyasına bir kapı aralıyoruz.
Kadın, yazışmalarında aşktan söz edilmesini yasaklıyor. Erkekse bu yasağın gölgesinde, Rus edebiyatının labirentlerinde dolanarak sevgisini dolaylı yollarla anlatmanın yollarını arıyor. Arabalardan, şehirlerden, gurbetten, arkadaşlıklarından söz açıyor ama aslında hep ona, o kadına, o yasaklı aşka konuşuyor. Berlin sokaklarında serkeş ve beş parasız bir Mecnun gibi dolaşan bu adamın durumu, çöl sıcağında kalın bir kürk taşıyan bir köpek gibi hem trajik hem gülünç. Ne Rusya’ya dönebiliyor ne de Berlin’de tutunabiliyor. Arafta, yazgının ortasında, yasaklanmış bir duygunun çevresinde dönüp duruyor.
Şklovski bir yerde “Rus edebiyatı aşk başarısızlıklarını betimlemeye ayrılmış,” diyor. Belki de bu yüzden, bu kitap sadece bir mektup koleksiyonu değil, Rus edebiyatının o büyük melankolisine, talihsiz aşklarına bir saygı duruşu. Kendi kaderine direnen değil, yazgısıyla alay eden bir âşığın kaleminden çıkma bir sessiz isyan. Eser, aslında her satırı aşkla yoğrulmuş bir edebi ironi. Aşkı anlatmaktan men edilmiş bir yazarın, aşkı her şeyin içinden süzüp anlatma çabası. İmkânsız bir aşkın, edebiyatla kurduğu gizli bir ittifak. Ve belki de en çok bu yüzden, 20. yüzyıl Rus edebiyatının unutulmaz eserlerinden biri.
Yazarın, Rusya'dan uzakta, Berlin'deki sürgün hayatını da oldukça çarpıcı bir şekilde şahit oluyoruz. Aidiyet hissi, vatan özlemi, Avrupa ile Rusya arasındaki kültürel farklılıklar gibi temalar mektupların önemli bir parçasını oluşturur. Yazarın yaşadığı bu "arada kalmışlık" durumu, kişisel ve edebi anlatımına derin bir melankoli ve karmaşıklık katmış.
Sadece bir aşk kitabı değildir; bir yasak hikâyesi, bir sürgün güncesi, edebiyatın içinden geçen bir hayat muhasebesi âdeta eser.
Kitabın duygusal tonu, ironik ve hüzünlüdür.
Ama bu trajikomik durum, onun içtenliğini eksiltmez. Aksine, insan olmanın, sevilmemenin, sevmekten vazgeçememenin evrensel halini taşır.
Dostoyevski, Tolstoy, Gogol sık sık konu olur çünkü yazar için edebiyat, bir sığınak, yasaklı aşkın arkasına saklanabileceği bir zırhtır.
Ve bu kitap, ironik ismine rağmen, bir aşk mektubudur. Hem de en yıkıcı, en suskun, en naif olanından. Adı her ne kadar “Aşkla Hiç İlgisi Olmayan Mektuplar” olsa da, her mektup kelimenin tam anlamıyla aşkla ilgilidir. Yalnızca doğrudan değil, dolaylı olarak, kurnazca, zarafetle.
Kitap, bizlere şunu fısıldar: Aşk bazen söyleyemediklerindedir. Susmak da bir anlatma biçimidir. Ve en büyük itiraflar, bazen en dolambaçlı cümlelerin içindedir.
Kitapla Kalın.