SIRALARDA BAŞLAYAN İSTİKLAL
Kıvrılıyoruz bir tarafa doğru, ne yöne olduğu kestirilemez. “rahat nerede ederim” i tek tek deneyerek öğrenecek kadar uzun bir gecedeyiz ta 19.yüzyıldan beri. Biz yenilenecektik fakat, eskimişiz. Her eskiyen vakitte de tane tane eksilmişiz…
Açılan mektepler, okutulan yeni ilimler ve neyi kime okuttuğunun idrakini kalplere ve kalplerine aşılamamış muallimler… İşte Türkiye’nin maarif davası bu sevgi temellerinin eksikliği üzerine böyle kaleme alınmıştı. Yazarın,sevgili Nurettin Topçu’nun, da önsözünde değindiği gibi…Diri, taze dimağlarda, insanoğlu için iyi olan her ne yetişecekse de muhakkak gençlikte yetişecektir.
Gençlik ise geleceğin tohumudur ve bu gençlik imanın içselliği ve derinliği nispetinde geçerlidir. Mesele yalnız bir şeyler okuyun dendiği için okumak değildir birçokları gibi… Çünkü o “birçokları” dillerde pelesenk olmuş batının bazı yazarlarının kendince fikir beyan ettiği bazı eserlerini defalarca dillere dolandırıp her fikrine uymakla aydın görüleceği kanısına öyle bir aldanmıştır ki, onlara göre değerlerin ve hakikatlerin ‘bütün delilleri’, bütün belgeleri Batı’da bulunmaktadır. Öne sürdüğünüz fikrin temelini Almanya’ya ya da Amerika’ya dayandıramazsanız artık fikrinizin içeriğinin pek bir ehemmiyeti yoktur. Elbette bu keskin ve alafranga görüş eğitim ideolojisi ve eğitim idealleri için de geçerliydi. Örneğin Türkiye’deki eğitim sistemiyle bir filozof veyahut bir düşünür çıkması kabul edilemez çünkü Türkiye buna uygun eğitim veremez. Şayet Batı’da okuduysanız bu okulu, bu daha cezp edicidir artık bu kuşaktaki insanoğlu için. Orada okutulur alimlerin kitapları ve burada okutulur onların alimlerden edinip kaleme aldıkları o güzide eserlerin muhtasarları. Bizle biz arasında örülü bir duvara sahip olmak gibi bir şeydi bu.
Böylece Kuran’ın Allah’tan emanet diye getirdiği kalp ile yükseltilen insan, Batılı sosyoloji mektebinin gözünde sürü seviyesine indi. Önce ekseriyetle kaybedilen okuma davası, sonra ise ardınca gelen diğer maarif noksanlıkları… Ve her şeyi ile batıyla bütünleşmenin, özenmenin ve düşmanın başvurduğu vasıtalarla anlaşmanın sonunda, düşman ruhuna bir dönüşüm olduğunu ve teslim oluşun gerçekleşeceğini düşünmediler. Yabancı vasıtalar kullanılarak şahsiyet elde edilemezdi. Çünkü şahsiyet; kendine özgün olanı , kendine yakışır formatta yaşamaktır. Her şey bunun ardından dönüşür ve gelişir, kendine bir cevher edinir. Bu cevherler nihayesinde ise ‘ruh’ zuhur eder ki millet ruhunu yapan da maariftir. Maarifin düşmesi milletin ruhunu yere serer. Maarif hangi yönde yürürse millet ruhu da onun arkasından gider.
Maarif, yalnız aklın değil kalbin de inşasıdır fakat ne hazindir ki, memleket mektepleri, asırlardır bu mukaddes gayeyi göz ardı etmiş; insanı yalnız zihni bir varlık olarak ele almıştır. Nurettin Topçu, bu hazin halin müteessir bir mütefekkiri olarak, maarifi kuru bilgi nakli olmaktan çıkarıp, şahsiyet, ahlak ve vicdan terbiyesine dayalı bir “insan inşasına” dönüştürmenin lüzumuna işaret etmiştir. Zira ona göre insan yalnızca beşeri ilimleri bilen bir mahluk değil, Allah’a yönelen, hakikate susayan bir varlıktır. Maarif ise bu yönelişi icra eden en büyük mecradır.
Bir milletin kalkınması, ekonomik ya da teknolojik atılımlardan çok, ahlaki şahsiyetler yetiştirmesine bağlıdır. Bu nedenle eğitim sistemimizdeki en temel problem, öğretimin amaç ve yöntemlerinin, insanı sadece maddi başarıya endeksleyen bir anlayışla şekillenmiş olmasıdır. Topçu, bu durumu “maarifin ruhsuzlaşması” olarak tanımlar. Ona göre, maarif yalnızca öğretim değil, asıl olarak bir terbiye meselesidir. Ve bu terbiye, insanı insan yapan değerlerin, karakterin, iradenin ve vicdanın geliştirilmesiyle mümkündür. Kitabın ilerleyen safhalarında ise özellikle öğretmenlerin rolü üzerinde durur.
Öğretmen… Topçu’nun gözünde, sadece bir meslek mensubu değil; bir idealin taşıyıcısı, bir milletin geleceğini mayalayan büyük bir irade ve sadakat timsalidir. Bugünkü eğitim sisteminde öğretmen, çoğu zaman kendi ruhunu sistemin çarklarına kaptırmış, mektebi bir geçim kapısı gibi göremeye mecbur bırakılmış, mesleğin yüce misyonundan habersiz bir figür haline gelmiştir. Oysa Topçu, öğretmenin eline kalem değil, bir milletin mukadderatını tutuşturur. Bu yüzden ona göre öğretmenlik, sadece bilgi aktarma şekli değil; bir insanı, hatta bir toplumu yeniden inşa etme sorumluluğudur. Öğretmenin dilinde merhamet, bakışında adalet, adımında fedakarlık; dersinde ise aşk, vecd ve irfan bulunmalıdır. Öğretmen, çocukların yalnız zihnini değil, yüreğini de aydınlatan bir kandil olmalıdır. Ruhsuz nesiller ise, ruhunu kaybetmiş bir milletin habercisidir.
Topçu’nun maarif davası, sadece bireysel bir dirilişi değil, aynı zamanda bir kültürel ve medeni uyanışı da hedefler. Ona göre bir milletin eğitimi, kendi tarihinden, kendi medeniyet kodlarından, kendi inanç sisteminden, kısacası kendi hakikatinden doğmalıdır. Batı’dan kopyalanan, taklit edilen, yerli değerlerden kopuk bir eğitim sistemi;kendi dilini küçümseyen, kendi edebiyatını unutan, kendi tarihini yabancı kaynaklardan öğrenen bir nesil doğurmuştur. Bu da milletin kendine olan güvenini ve istikametini zedelemiştir. Oysa eğitim, sadece bireyi değil; bir milletin hafızasını, ruh kökünü de inşa eder. Maarifin kaynağı kültür, yönü ise hakikat olmalıdır. Topçu, eğitimi medeniyetle barıştırmadıkça kalıcı ve yerli bir dirilişin mümkün olamayacağını ısrarla vurgular. Bu sebepledir ki Türkiye’nin Maarif Davası, bir müfredat eleştirisi değil; bir milletin kendiyle yeniden yüzleşme çağrısıdır. Bu çağrının özünde, insanın ne için yaşadığı, neye inanması gerektiği, nasıl bir dünyada varlık göstermesi gerektiği gibi temel sorulara verilen cevaplar yatar. Maarif, işte bu cevaplardan inşa edilir. Ancak bu inşa, sınav odaklı başarı sistemleriyle değil; ilhamla, inançla, faziletle ve sevgiyle mümkündür. Topçu, maarifi bir mekanik süreç değil, metafizik bir yolculuk olarak görür. Bu yolculukta öğretmen rehber, öğrenci yolcu, okul ise hakikatin eşiğidir.
Ve nihayetinde, Topçu’nun maarif anlayışı, devletin değil, milletin omuzlarındaki emanettir. Bu emanet, okulların fiziki şartlarını iyileştirmekten çok daha büyük bir sorumluluk gerektirir: Ruhları iyileştirmek, vicdanları kuvvetlendirmek, kalpleri doğrulukla donatmak. Sadece öğretim değil, irfan; sadece başarı değil, fazilet; sadece teknik değil, terbiye… “Hakiki eğitim, ancak ‘aşk ile’ yapılır. Ve aşk, öğretmenin ruhunda yanmadıkça, öğrenciye ışık düşmez.” Bütün bu anlatılanlar gösteriyor ki, maarif meselesi bir sistem sorunu olduğu kadar, bir medeniyet şuurunun meselesidir. Eğitim yalnızca bireyleri belli kalıplara sokmak, onları müfredatın dar koridorlarında yürütmek değildir. Gerçek eğitim, ruhu yoğurmak, kalbi mayalamak, iradeyi bilemek ve ahlakı bir yaşam felsefi haline getirmektir. Nurettin Topçu’nun maarif anlayışı, işte bu yüksek hakikatin adıdır. O bize modernleşmenin değil, insanlaşmanın peşine düşmemiz gerektiğini öğretir. Bilimsel başarılar, teknolojik ilerlemeler, dış dünyadaki gelişmeler; ahlaki bir temel üzerine oturtulmadıkça, insana hizmet eden değil, insanı ezen bir intizam halini alır. Bu verilen bütün çaba ise, insanların araçların efendisi değil, hakikatin yolcusu yapmak içindir.
Bugün karşımızda duran maarif düzeni, köklerinden koparılmış bir ağaca benziyor. Dalları çoktur, yaprakları büyüktür belki; ama toprağa, yani geçmişine, ruhuna bağlanmadıkça, o ağaç meyve vermez. Oysa bizim ihtiyacımız olan, kuru bilgi dallarında asılı kalan yapraklar değil; insanı besleyen, toplumun çehresini değiştiren, milletin kaderini şekillendiren köklü fikirlerdir. Maarif, bir fikir meselesidir. Ve fikir, ancak bir dava adamının adını öğretmen olarak koymuştur. Ancak bu öğretmen, bugünkü anlamda atanmayı bekleyen bir kamu görevlisi olarak görülemez. Kuru bilgi değil, yanık bir gönül taşır. Sınıfına girdiğinde müfredatı, insanı görür. Kitaplardan önce kalpleri okur. Cümlelerle değil, haliyle ders verir ve belki en önemlisi: Kendini unutmuş, kendini adamış bir ruha sahiptir. Öğretmen, fedakardır. O, bir çocuğun yüzündeki tebessüm için aylarca aç kalmaya razı olur. Sıcak sınıflar, yüksek maaşlar, rahat hayatlar değil; zor şartlarda bile insana dokunmanın hazzıyla yanar. Çünkü bilir ki hakiki eğitim, ancak zorlukla sınandığında derinleşir. Bu fedakarlık anlayışı günümüz öğretmen algısından bir hayli uzaktır. Oysa bir milletin geleceği, öğretmenlerin kalbinde yanan ateşle ölçülür.
Maarifin en büyük eksikliklerinden bir diğeri de, kültürün sistemin dışına itilmiş olmasıdır. Kültür, artık yalnızca belli törenlerde hatırlanan, geçmişin bir dekoru gibi sunulan bir ‘müze parçası’ haline getirilmiştir. Oysa kültür, tıpkı maarif gibi milletin ruhunu simgeler. Bu ruh her çocuğun zihnine sadece bilgi olarak değil; aynı zamanda bir aidiyet meselesi olarak yer alır. Çocuk kim olduğunu bilmelidir. Nereden geldiğini, kimlerin duasıyla bugünlere ulaştığını, bu topraklarda hangi değerlerin uğruna can verildiğini öğrenmelidir. Çünkü kimliğini kaybeden bir nesil, ne kadar başarılı olursa olsun, sonunda başkasının kuklası olmaya mahkumdur. Topçu, kültürü sadece korumakla yetinmez; onu eğitim sisteminin merkezine koyar. Her dersin, her metnin, her etkinliğin ruhunda bir tarih, bir inanç, bir vicdan izi bulunmalıdır. Ancak bu şekilde milletin manevi haritası çocuklara aktarılabilir.
Ve nihayet, Topçu’nun maarif davasının, sadece bir eğitim teorisi olmaktan çok bir uyanış manifestosu olduğu aşikar olur. Bu manifesto, milletin her ferdine seslenir. Annelere, babalara, öğretmenlere, yöneticilere ve gençlere… Hepimize düşen bir görev vardır. ‘Maarifi yeniden kurmak.’Bir devlet projesi değil; bir millet seferberliği olmalıdır. Kalem tutan her el, bir ocak yakmalıdır. Sınıfa giren her öğretmen, yalnızca ders değil, umut anlatmalıdır. kütüphaneye giren her genç, sadece sınav değil, istikamet aramalıdır. Bizler, bu kutsal davanın sadece seyircisi değil, taşıyıcısı olmalıyız. Çünkü maarif yalnız bugünün değil; yarının da kaderidir. Bugün nasıl eğitim verirsek, yarın öyle bir toplum oluruz. Eğer adaletli, vicdanlı, merhametli, faziletli bir toplum istiyorsak; bu tohumları önce eğitimde atmalıyız.
Topçu’nun sesini işitmek, onun çığlığını duymak, bugünün gürültüsü içinde zordur belki. Ama o ses, vicdanımıza dokunan sessiz bir çağrıdır. O, bize yalnızca eğitimi değil, hayatı yeniden inşa etmeyi teklif eder.Biz bu teklifi kabul edersek ,millet olarak sadece kalkınmakla kalmalıyız; insanlaşır, yücelir, derinleşiriz. Maarifin hedefi de budur zaten: Yalnızca bilen değil, anlayan; yalnızca üreten değil, hisseden; yalnızca yaşayan değil, yaşatan bir insan tipi yetiştirmek.
İnsanı da fıtri bir ahlak çerçevesi içine almalı, tıpkı İbn-i Sina’nın hudus delilinde üzerinde durduğu gibi. İlerleyen sayfaların bize haykırdığı şey de tam olarak budur. Sayfalarca anlatılan maarif çöküşünün varacağı son durak, toplumun ahlaki zemininde oluşan çöküştür. Nitekim bugün Türkiye’nin maarifinde yaşanan sıkıntı, yalnızca öğretim tekniği, müfredat içeriği ya da fiziksel koşulların eksikliği değildir. Asıl eksiklik, ‘ahlaki temel eksikliğidir.’ Ahlak, artık yalnızca ders kitaplarının birkaç satırında verilen kuru bilgilerden ibarettir. İçinde ruhun bulunmadığı bir ceset adeta işlevsiz olarak, bazen ise yalnızca kavramsal veyahut kulağa hoş gelen bir kelime olarak aramızda dolaşmakta. Örneğin üzerinde çokça nutukların söylendiği ‘iş ahlakı’ kavramı ancak bir o kadar da gerçek hayatta göz ardı edilen bir basitleştirilmiş kavram olmanın üstüne çıkamamaktadır. Aynı şey; eğitim ahlakı, sosyolojik ahlak, teolojik ahlak gibi diğer ahlak tamlamalarında da geçerlidir. Bunların kağıtlarda, nutuklarda, dillerde ve evraklarda artmasıyla gerçek hayatta tam karşıt olarak azalması ahlaki ‘temel’ eksikliğinin ne yazık ki en realist göstergesidir.
İşte bu yüzden Topçu, her fırsatta “şahsiyet terbiyesi” üzerinde ısrarla durur. Ona göre şahsiyet, insanın yalnızca neyi bildiğiyle değil, neye inandığıyla, ne için yaşadığıyla ve neyi feda etmeye razı olduğuyla ilgilidir. Gerçek maarif, insanın iradesini eğiten, onu nefsiyle mücadeleye çağıran, hürriyetini hakikatin emrine veren bir süreçtir. Bugün özgürlük adına her tür başıbozukluğa göz yumulurken, Topçu, özgürlüğü yalnız başına karar verme değil; iradeyi Allah’a teslim ederek yaşama biçimi olarak tanımlar. Onun için özgür insan, nefsine köle olmayan, arzularının değil vicdanının rehberliğinde yürüyen insandır. Ve bu insan tipi, yalnızca medreselerde, okullarda, üniversitelerde değil; ancak “irfan mekteplerinde” yetişebilir.
İrfan mektebi, Nurettin Topçu’nun maarif anlayışındaki en üst merhaledir. Bu, ruhu tekamül ettiren, öğrencisine sadece bilgi değil, hikmet veren, hayata bir anlam kazandıran yüksek bir eğitim müessesesidir. Bugünkü mektepler, bilgi öğretir; ama irfan mektebi, kalbi inşa eder. Günümüz üniversiteleri, ‘taşra mektebi’ görüntüsündedir. Şahsiyet terbiyesini önemsemeyen, öğrenciye bir fikir vermeyen, yalnızca meslek sahibi bireyler üreten bu kurumlar, fikir adamı, dava adamı, fazilet adamı yetiştirmekten uzaktır. Oysa üniversiteler, milletin geleceğini taşıyacak idealist gençlerin fikir ocağı olmalıdır. Üniversite bir atölye değil; bir mefkure yeri, bir manevi yükseliş istasyonudur. Ne yazık ki bu ideali kaybettiğimiz ölçüde, ruhu zayıf, yönsüz ve inançsız nesiller doğmaktadır.
Nurettin Topçu, her zaman insanı merkeze alır. Ne devlet ideolojisinin zorlamalarına boyun eğer, ne de halkçılık adına sığ bir popülizme düşer. Onun maarif davası, ideolojiler üstü bir varlık davasıdır.
Bu davada din, millet, tarih ve kültür asli unsurlardır. Eğitimin dini dışlayarak veya onu yalnızca şekil olarak sunarak verimli olması mümkün değildir. Ruhunu kaybetmiş bir eğitim sistemi, ideal yetiştiremez. Maarif kurumları ahlakı ”nasihat” seviyesinde değil, “hayat” seviyesinde vermelidir. O zaman ancak maarif, milletin irfanını yetiştirir.
Bugün okullarımız ne halde? Sınavla yoğrulan, testle nefes alan, başarıyı not ortalamasına, bireyi diploma derecesine indirgeyen bir sistemin içerisindeyiz. Her yıl milyonlarca genç, rekabetin ve baskının çarklarında ezilmekte. Ne kendini tanımakta ne de topluma bir ideal sunabilmektedir. Oysa maarif bir yarış değil, yolda neyi öğrendiğimiz, nasıl dönüştüğümüz ve kim olduğumuzdur. Maarif, bireyin içindeki hakikatle tanışma serüvenidir. Sadece başarı değil, bir amaç uğruna yanmak demektir. Yalnız bu yanma öyle mecazi değil, hakiki bir yanmadır. Aşk ile yanmak, bir davaya adanmak, insanın içindeki karanlığı aydınlatmak demektir. Maarif bu aşkı verir. O aşk olmadan bilgi yalnızca ezberdir; diploma yalnızca kağıttır, öğretmen yalnızca bir görevli, öğrenci yalnızca bir rakam olur. Ama aşk varsa, o zaman sınıf bir meclise, okul bir ocağa, öğretmen bir mürşide dönüşür. Topçu’nun maarif ülküsü, işte böylesi bir aşk medeniyetinin eğitimini hedefler.
Şimdi biz, bu fikirlerin tohum gibi toprağa düştüğü, fakat henüz yeterince filizlenememiş büyük davanın eşiğindeyiz. Bu söz konusu maarif anlayışı ise bugünün çoraklaşmış eğitim tartışmalarına su gibi can katacak kadar berrak, derin ve ahlakidir. Bu fikirler hala diri, hala yol gösterici, hala diriltici güce sahiptir. Yeter ki biz o sesi duymaya hazır olalım. O zaman biz de Topçu’nun hayalini kurduğu gibi, kalbinde iman, zihninde fikir, omzunda sorumluluk taşıyan bir nesil yetiştirebiliriz. Bu nesil; yalnız bilgiyle değil, hikmetle konuşan; yalnız meslek değil, kişilik sahibi olan; yalnız kendine değil, insanlığa faydalı olmayı gaye edinen bir nesil olacaktır.
Son söz olarak diyebiliriz ki, Türkiye’nin maarif davası, yalnızca bir kitap ismi değil; her vatanseverin omuzlarında taşıması gereken bir emanet, bir vicdan borcu ve bir medeniyet çağrısıdır. Nurettin Topçu, bu davayı bize emanet etti. Şimdi o emaneti taşıyacak yürekler, düşünen kalpler, yanan ruhlar aranıyor. O davayı yeniden diriltmek bizim elimizdedir. Çünkü bir milletin kaderi, kalem tutan ellerin ne için yazdığına bağlıdır. Kalem, irfana dönüşmediği sürece, maarif bir dava değil, sadece bir dosya olur.
Türkiye'nin Maarif DâvasıNurettin Topçu G.