Nurettin Topçu

Nurettin Topçu

Yazar
8.5/10
654 Kişi
·
1.960
Okunma
·
706
Beğeni
·
23.539
Gösterim
Adı:
Nurettin Topçu
Tam adı:
Osman Nuri Topçu
Unvan:
Türk Yazar, Akademisyen ve Fikir Adamı
Doğum:
İstanbul, 1909
Ölüm:
İstanbul, 1975
Nurettin Topçu, 1909 yılında İstanbul’da doğdu. Asıl adı Osman Nuri Topçu’dur. Nurettin Topçu’nun babası Topçuzâde Ahmet Efendi Erzurumlu, annesi Fatma hanım ise Eğinlilidir. (Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin eski adı) Topçu ailesi Topçuzâdeler diye tanınmaktadır. Dedesi Osman Efendi, Erzurum’un Ruslar tarafından işgali sırasında Türk ordusunda topçuluk yapmıştır, bu lâkap da oradan gelmektedir.

Eğitimi

Nurettin Topçu, öğrenim hayatına altı yaşında Bezmiâlem Velide Sultan Mektebi’nin ana kısmında başladı. İlkokulu Büyük Reşid Paşa Numûne Mektebi’nde okudu.İlkokuldan sonra Vefa İdadisi’nde öğrenimini sürdüren Nurettin Topçu, birinci sınıfta iken babasını kaybetmiştir. Lise tahsilini İstanbul Lisesi’nin Edebiyat Bölümü’nde pekiyi derece ile tamamlamıştır. (1927-28) Mehmet Akif’in medeniyet telakkisini kavramış ve ilmini almak için Akif’in oğlu Asım’ı niçin Batı’ya göndermiş olduğunu idrak etmiş olan Nurettin Topçu, daha iyi bir eğitim alabilmek için Avrupa’da tahsil görmek gerektiğinin farkında olarak liseyi bitirdikten sonra kendi imkanlarıyla Milli Eğitim Bakanlığı’nın açmış olduğu Avrupa imtihanlarına girmiş ve kazanmıştır. Fransa’nın Türkiye’deki liselerin denkliğini kabul etmemesinden dolayı Topçu buradaki eğitimine Paris’teki Bordeaux Lisesi’nde başlamıştır. İki sene sonra Strazbourg’a giden (1930) Topçu, burada üniversite tahsiline başlamış; psikoloji ve güzel sanatlar, genel felsefe ve mantık, çağdaş sanat tarihi, sosyoloji ve ahlak, ilk zaman sanat ve arkeolojisi dersleri almıştır. Strazbourg’da tamamladığı doktorasını 1934 yılında Sorbonne Ünivesitesi’nde vermiştir. Sorbonne Üniversitesi’nde okuyan ilk Türk öğrenci olmuştur. Çalışması Sorbone Üniversitesi Felsefe Jürisi tarafından yılın en başarılı doktora tezi seçilir. Üniversitenin geleneklerine göre birinci olan öğrenciler mutlaka ödüllendirilir. Bunun üzerine yetkili Profesör, Nurettin Topçu’nun yanına gelerek durumu anlatır ve ödül olarak neyi istediğini sorar:

- Efendim, bir altın saat mi? Amerika veya Kuzey Avrupa’ya bir mavi yolculuk mu?

Hangisini tercih edecekseniz onu alacaksınız veya o ülkeye ziyarete gideceksiniz!

Nurettin Topçu, kararlı ve gayet kendinden emin bir şekilde bu soruya şöyle cevap verir:

- Hiçbiri değil!

- O zaman ne istiyorsunuz?

- Sorbonne Üniversitesi’nin giriş ve çıkış kulelerinde yirmi dört saat ay-yıldızlı Türk bayrağının dalgalanmasını istiyorum!

- Derhal bu isteğiniz yerine getirilecektir!

Nurettin Topçu kendine yapılan teklife verdiği cevabı duyan herkes hayret ve hayranlık içinde kalmıştır. Vatan ve bayrak sevgisinin gurbet illerde okuyan bir öğrencinin yüreğinde böylesine yüceldiği az görülmüştür. Ayrıca bu olay, onun düşünce yapısını, vatan ve millet sevgisi ile hayat felsefesini yansıtan önemli bir ayrıntıdır.

Öğretmenliği

Avrupa’dan döndükten sonra 1935 yılında Galatasaray Lisesi’nde felsefe öğretmenliğine başladı. Topçu İzmir’de öğretmenliğinin henüz daha dördüncü yılında, Türk düşünce tarihinde önemli bir yeri olan “Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi”ni yayınlamaya başlar. (1939)

Denizli’den sonra İstanbul’a tayin edilen Topçu, Haydarpaşa Lisesi, Vefa Lisesi, Robert Koleji, İstanbul İmam Hatip Lisesi ve İstanbul Lisesi’nde öğretmen iken yaş haddinden emekli olmuştur. Nurettin Topçu, Bergson’dan hareketle hazırlamış olduğu Sezgiciliğin Değeri isimli çalışmasıyla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde doçent ünvanı almıştır.

Milletimizin son dönemde yetiştirmiş olduğu önemli fikir ve aksiyon adamlarından biri olan Nurettin Topçu’nun hayatını, sık sık idealize ettiği mesuliyet duygusunun yoğun baskısı altında Anadolu’da Türk Milletinin yeniden dirilişinin ilham kaynaklarını arayacak, münevver bir zümre meydana getirmeye çalışmıştır. Bu münevver kadroyla aklın saltanatını yönetimde, eğitimde, sanatta ve bilimde hâkim kılacak bir “Türk Rönesansı”nı gerçekleştirme çabası içerisinde olmuştur. Hayatı, bunun mücadelesi ile geçmiştir. Ahlâk alanında doktora yapmış olan Topçu, imanlı, ahlâklı debdebeden ve gösterişten uzak hayatı, doğru bildiğini söylemekten ve yaşamaktan çekinmeyen tavizsiz karakteri ile örnek bir şahsiyettir. Ömrünü her an büyük mahkemenin huzurundaymış gibi hesap vermeye hazır, hiçbir otoritenin etkisinde kalmaksızın milletinin meseleleriyle ve ahlâk dersi vermekle geçmiştir. Sınıfta, öğretmenler odasında, sokakta, camide, evde, konferans salonunda, kısacası hayatın her alanında ve her aşamasında… Kendisine maddenin ve servetin fethini değil, ruhların fethini gaye ettiği gibi, insanlara da onu hedef olarak göstermiştir. Felsefeden sanata, dinden ekonomiye ve eğitime kadar pek çok sahada kendine has tahlilleri, bakış açıları ve önerileri olan Topçu, hem Batı’yı çok iyi tahlil eden, gözlemleyen ve Batı düşüncesini bilen hem de ailesi ve muhiti dolayısıyla geleneksel yapı ve değerleri tanıyan, bilen ender düşünürlerden biridir. Birçok kaynaktan etkilenmiş olan Topçu’nun eserlerinde bu etkilerin izlerini görmek mümkündür.

Başlıca Eserleri

Yarınki Türkiye, İslam ve İnsan, Ahlak Nizamı, İradenin Davası, Mehmet Akif, Felsefe, Büyük Fetih, Devlet ve Demokrasi, Sosyoloji
Zavallı halkımız, varını yoğunu, eskiden büyücü hocaya verdiği gibi, şimdi de büyüleyici Avrupa eşyasına veriyor.
Nurettin Topçu
Sayfa 179 - Dergah Yayınları
Âlem, üç şeyin mecmuundan ibarettir: Varlık, düşünce ve hareket.

Bunların hepsini kendinde toplayan insan, üç şeyin peşinde olmak için yaratılmıştır: Hakikatın, hayrın ve güzelliğin.

İnsan ruhunda bu üç şeye götüren üç yeti vardır: Zeka, duygu ve irade.

Zeka üç yerde kullanılır: Kazanmada, hilede, ilimde.

Duygunun üç dünyası vardır: Sanat, rüya ve sevda.

İrade, üç âleme sığınma kudretidir: Hemcinsine, kendi samimiyetine ve Allah’a.

Bu üç yetinin birlikte ve ahenkli olarak barındığı kalp, üç şeyin mahfazasıdır: Aşkın, ümidin ve imanın.

Üç şeyi sevmeyen ruh, ölü odaları gibi karanlıktır: Çocuğu, tabiatı ve zalimle kavîden başkasına itaati.

Üç kişiye acıyınız: Zenginlikten sonra fakir düşene, şerefli iken zelîl olana, cahiller arasında kalan âlime.

Üç nesneden her yerde kaçmalıyız: Yersiz şiddetten, açlık bırakmayan tatminden, kendimize çevrilmeyen tehditten.

Üç kişiden korkunuz: Merhametsizden, müraîden, mürtekipten.

Üç musibetten uzaklaşınız: Zulümden, zelzeleden, ‘bilirim’ iddiasında olan cahilden.

Üç kişiye el uzatınız: Hastaya, garibe, muhitinde anlaşılmayan bedbahta (bu yüzden kalabalığın arasında yalnız yaşayana.)

Üç türlü davranış kaba ve sahtedir: Kendini belli eden sanat, nümayişçi ahlak, kendine güvenen dindarlık.

Nurettin TopçuÜç şey saadetin sırrıdır: Tevazu, kanaat ve ölümün eşiğinde sık sık dinlenme zevki.

Dünya üç şeyle Cennet olur: Elden, dilden ve gönülden vermekle; Allah’ın kullarını ta’n etmeyip affetmekle; zalime zulmetmeyip hidayet yolunu göstermekle.

Üç kişi karanlıkta kalmıştır: Aşkından çok talâkatını kullanan, imanını iddia yapan, aklın meyvasından lezzet almayan.

Üç hâkimin hükmünde hata aranmaz: Kalbin, kaderin, ölümün.

Üç yerde insan kendini tanır: Tövbede, zalimin kahrı altında, son nefesinde.

Hayatın manası üç yerde hakkıyla anlaşılır: Aşk ile birleşen ümidde, vecd ile yapılan ibadette, yeri yurdu unutturan seyahatte.

Gözyaşının üç yerde lezzetine doyulmaz: Vuslatta, mağfirette, merhamette.

Üç yerde insan Allah ile sohbettedir: Kalabalıktan incinmeyen yalnızlıkta, bir ümidsizin yüzünü ümidle güldürdüğü yerde, zalimin zulmü kendinden şükür taşırdığı anda.

İnsanlar içinde kendini bilenler şu üç kişidir: Rüzgârı bile incitmeyenler, kendi adlarını söylemekten utananlar, Allah’ın emaneti olan insanlara katı katı gözlerle bakmayanlar.

Üç türlü insan Allah’tan uzaktır: Rahatlarını hesaplayarak hizmetten kaçanlar (hizmet ehli olmayanlar), duygulu olduklarını ileri sürüp de sefalet sahnelerinden uzak duranlar, sefil ruhlarda feyz arayanlar.

Üç türlü insan Allah’ı göreceğinden müjdelenmiştir: Saf kalpler, gecenin karanlığında güneşi bulanlar, ölümü, hayatta iken, bütün hareketleriyle birleştirmiş olanlar.

Üç şeyin hududunda durmasını bilmelidir: İsteklerin, aklın, hayatın.

Üç şeyden ayrılınca diğer üç şeye geçmede acele etmelidir: İnsanlardan ayrılınca ibadete, hareketten çıkınca huzura, dünyaya vedalaşınca uhraya.
Gözyaşları duadır,
Gözyaşları şükrandır,
Gözyaşları ummandır,
Gözyaşları ilhamdır,
Gözyaşları Rabb'in lisanıdır.
Nurettin Topçu
Sayfa 122 - DERGAH
Hazreti İsa, zengin delikanlıya verdiği öğütte, "Git bütün varını sat ve fakirlere dağıt!" demekle fakirleri değil, zenginliğin çürüttüğü delikanlının ruhunu düşünüyordu. Biz, kazanç hırsıyla çürüyen, hem de çürüdüğünü bilemeyen ruhları düşünmeye mecburuz
205 syf.
·9/10
Değerli 1K Okurları!
Bugünlerde Ahlak serisi kapsamında okumalar yapıyorum.
Ve bu bağlamda bana tavsiye edilen kitaplardan biri de Nurettin Topçu nun ahlak kitabı.
Uzun yıllar öğretmenlik yapan Nurettin Topçu'ya liselerde okutulması için Ahlakla ilgili ders kitabı yazması istenmiş ve uzun yıllar lise 1 ve lise 2 lerde ders olarak okutulmuş.
Üstad tarafından;
Ahlakın farklı tanımları felsefi açıdan tutun,dini boyutuna kadar ,Pascal dan tutun Dostyevski,Ali Fuad Başgil,Rousseau,Kant ve Nietzsche ‘ye kadar da okuma parçalarıyla en güzel şekilde desteklenmiş.
Özelikle karakter ile ilgili bölümünde kişilik tiplerini yazarımız öyle güzel bir şekilde tasniflemiş ki kendi kişilik tipinizi bulmamanız imkansız..ve hatta öğretmen arkadaşlarla da paylaştım ,beraber kişilik tiplerimizi tespit ettik:)))
Sonuç;
Mutluluğun özü erdemli ve ahlaklı bireyler olmaktan geçmektedir.
Ahlaki bir davranışımızın temelini vicdanımız oluşturmaktadır.
Ahlakın özünde de sevgi-saygı-hoşgörü gibi değerlerimiz mihenk taşıdır.
Şiddetle tavsiye edilir.
136 syf.
·Beğendi·9/10
Var olmak ölümden kaçamamaktır. Ebediliğe mahkum olmak var olmanla ilgilidir.
Sen artık yok olamazdın çünkü bir kere var olmuştun.


Asıl açlığı görememek kötü bir şeydi, doymak yemek yemek miydi? Yoksa... neydi doymak.

Yada siz yemek için mi yaşıyorsunuz yoksa yaşamak için mi yiyorsunuz?

En çok bilenler munasebeti insanlarla en çok olanlardır. Tüccarlar mesela

Her insan bir dünyadır. Ama herkesin gördügü bir dünya vardır.
O zaman insanda hangi haller olursa sende olması imkandı.

Bilmek çözmektir. Kainatın sırrını çözmektir. Bilmek bir yük, bir sorumluluktur.
Bilen bazen ölür ve her an dünyaya gelir.(ölmeden önce ölebilmek)

Bilen hakikatin her tonunu görür.
Ne mutlu bildim diyene, bilen arınmıştır
Bilen var olmuştur.

Aşk , koca bir sel gibi altındaki bütün yapıtları harp eder ve güzel şeyleri temaşa eder.
Aşık olan biri kini, garezi, öfkesi ve kötü olan her şeyi aşk sayesinde alıp götürür
O aşk seline kapılıp arınmıştır artık.
Aşk, insandaki manevi kötülüklerin süpürgesidir.

Bir gülün dikeni kötü bir şeyken, gül o dikenin kötülüğünü kendi güzelliğinin seli altında kaybedip yok eder...

Ölüm bir kıvılcımın yanıp sönmesi gibiydi.
Var olan ölümle yok olmuyor
Ölumle, ebediliğe kapınız açılmış oluyor.


Allah bizi affetmek için yarattı

Hür ve kuvvetli olan insan yırtıcı olan değil, yaratıcı olan insandır.
O artık aleme güneş misali bir varliktır.


Kalbi olanin dili, dili olanın kalbi yoktur(Yahya kemal)


Nefis içimizde ebedileşmiştir. Ona eşit şekilde davranmak lazim ki azmasin .
Onu içinizde uysallaştırin, onu uyandırmayin , önune büyuk setler çekmeyin ki patlamasin
Onu aliştıra alıştıra yok edin.


Saygilar
136 syf.
·25 günde·10/10
Okuduğum ilk Nurettin Topçu kitabı olmasıyla birlikte daha sonra okuyacağım yazarlar arasına girdiğini söyleyebilirim. Neredeyse her sayfa altını çizdiğim cümleler içeren bir kitap.
Kitap iki bölümden oluşuyor: Düşünceler ve Duyuşlar.
Birinci bölüm Düşünceler Var olmak ile başlıyor. "Var olmak, düşünmek ve hareket etmektir." Peki neyi düşünüp nasıl hareket etmeliyiz diye soruyoruz. Bize cevabı en güzel şekilde veriyor Nurettin Topçu "Gerçek düşünüş, varlığımızın her adımda karşılaştığı muammaları kainatın bütününe sorarak, oradan da sonsuzluğa duyurarak onlardan cevap almaktır." Burada insanın sürekli bir sorgulama halinde olması yani hareket halinde olması gerekiyor, hakikate ulaşma adına. Ve birinci bölüme Dua ile son veriyor "O, en güzel ruhların dilidir."
İkinci bölüm olan Duyuşlar bölümü ise insanın ruhuna hitap ediyor genel anlamda. Kendimizi nerede arayacağımızı ve nerede bulacağımızı söylüyor. "Ben seni uzaklarda ararken sen kendi evimde idin!" Sonra bize gideceğimiz yolu gösteriyor. "Yolumuz zalim kardeşlerimize merhamet yoludur." Yine bizlere her şeyi kaybettiğimizi sandığımız zamanlarda aslında bunun yeni bir başlangıç olduğunu hatırlatarak yüreklerimize ferahlık veriyor. Ve son olarak "Kalpler kırılmak için yaratılmıştır." derken bu kırılmış kalbin bizi Rabb'e yakınlaştırdığını söyleyerek bizdeki hüznü sevince dönüştürüyor.
Kitaba damlalar bölümü ile son veriyor Nurettin Topçu ve bunlar öyle güzel damlalar ki yazıp duvara asmak her daim okuyup üzerine düşünmek gerek.
"İnsan üç şeyin peşinde olmak için yaratılmıştır: hakîkatın, hayrın, güzelliğin."
"Üç hâkimin hükmünde hatâ aranmaz: kalbin, kaderin, ölümün."
"Üç şey saadetin sırrıdır: tevâzu, kanaat ve ölümün eşiğinde sık sık dinlenme zevki."
"Üç şeyin hududunda durmasını bilmelidir: isteklerin, aklın, hayatın."
"Duygunun üç dünyası vardır: sanatın, rüyanın ve sevdanın."

Velhasıl son derece düşündürücü ve güzel bir kitap muhakkak okunması gerekiyor. Var olmak için...
208 syf.
·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitapta olan bir meseleyi sizlerle paylaşacağım (Sayfa156). Sırf bu yüzden bile okunabilir. Geride kalan meseleleri anlatma ihtiyacı duymuyorum:
" Yavus Sultan Selim'in sırf vatan sevdasıyla henüz kanlanan kılıcı elinde kurumadan, İbni Kemal'in atının ayağından kendi üzerine sıçrayan çamuru şeref bilerek, hürmetle onu çıkarıp da kaftancı başıya verirken; " Bunu tabutuma örtünüz. Zira ulemanın atının ayağından sıçrayan çamur dahi bizim için şereftir" deyişi cihan tarihinde görülmemiş ve belki de görülmeyecek bir ilim ve ahlâk harikası sayılmaz mı?"

Bu meseleyi yazarken bile tüylerim diken diken oldu. Bu kitap Eğitim Sistemi'nin yanlış kurulması üzerine eleştirel yazılmış bir kitaptır. Bunu demekle iktifa edeceğim.
208 syf.
·9/10
Es Selam Dostlar…

Ahlak üzerine yaptığı bereketli çalışmaları ile münevver , nadir mütefekkirlerden biri Nurettin TOPÇU…
Avrupa’da Ahlak Felsefesi üzerine doktora yapmış ve Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe doktorası yapan ilk Türk olarak kayda geçmiştir.
Fransa’da kalması yönünde yapılan teklifleri kabul etmeyip Türkiye’ye dönmüş ve Abdülaziz Efendi (Bekkine) ile tanıştıktan sonra hayatı boyunca ona intisap etmiştir.
Hepimizin bildiği gibi sıra dışı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu noktada Nurettin TOPÇU hocamızın İslam dünyasına dair tespitleri kayda değer.
Her sene yüz binlerce ziyaretçi ile dolan Kabe’yi ne kadar ziyaret etsek de birlik ve beraberliği sağlayamıyoruz. Bunun sebebi de ne siyasi ne ilmi ne de fikridir. İslam’ın temelinden ve Kur’an ahlakından uzak kalmamız en büyük etkendir der Üstad.
Bu noktada geçmişten beri Pagan kültürünün yansımalarını şu cümleleri ile net bir şekilde (dini istismar) ifade etmiştir.
‘‘Asırların artığı sözde din adamları, devrimizin maddeci yıkımını göstererek kendilerinin ALLAH YOLCUSU oldukları vehmini halka sunuyorlar.’’
Filhakika ;
‘’ALLAH YOLCULUĞU ,mevlidhanlıktan , duacılıktan ,mukabelecilikten ve kasidecilikten geçmediği gibi kinin , tekfirin , tehdidin ve ruh karartıcılığının da ilahi yolculuğa yoldaşlığı olmadığını ,yolumuzun İslam’ın sahih kaynaklarındaki (Kur’an-Sünnet) nurlardan fışkıran ümit ile iman sevdasının aleme ve Allah’ın bütün kullarına ulaştırma yoludur. İslam’ın insanla birleştiren yolda işte budur.’’diyerek çözümü daha doğrusu reçeteyi bizlere sunmuştur.
Peki aciz insanlar olarak sonu olan dünyamızda sonsuzluğa hislerimizle mi akıl ile mi ilham ile mi ulaşırız sorusuna cevaben der ki;

Hisler;cüz’idir , egoisttir,kördür.

Akıl hislerin üstünde olup ebedi ve alemşumuldur. Sağlam ölçülere sahip olup hisler gibi yanılmaz. Akıl insana kendini kaybettirmez bilakis kendine getirir. Mümeyyiz vasfı ve hayali hakikatte ayırt ettirir.

İlham ise; bizleri sonsuzluğa ulaştıran his ve akıldan da üstün olan ilahi unsurdur.

Değerli Dostlar!
Yaşadığımız postmodern dünyada Üstadın şu sözleri günümüz din anlayışı ne güzel ifade etmektedir;
İnsanlığın kurtuluşu için inen İslam dini ,kabuklanmış kaideler ,kin kuvvetleri,şiddet tehditleri , din adına manevi bezirganlık ile birlikte İslam ruhunun yaşandığı ashab ahlakının yerine geçmişten günümüze kadar kaideci taassup anlayışı hakim olmuştur.
İslamı yükseltmek ve bu bağnazlıktan kurtulmak için yapmamız gereken şudur ki;

İslam ideali ,insan idealidir.

İnsan ideali, kalp tekniğine muhtaçtır.

İlimle ahlakın birlikteliği ile hikmet ile, kalbi inkişaf ile yol almaktır.

Bu bağlamda hep beraber bir tefekküre ne dersiniz?
Her varlığa bağlanan ve dünyalara sığmayan her ümidin arkasında yokluk gizlidir desem katılır mısınız bana?
Ve geriye dönüp baktığımızda sonsuzluk isteğinin hasıl olduğu bu dünyada iyilikle fenalık hep mücadele içinde olacaktır ve olmaya devam edecektir. Bizlerde biliyoruz da maalesef fenalık bir adım öndedir. Bizleri rahatlatan unsur ise dünya fani, diğer
alemin baki olması ümidi…
Ve ilahi huzurda kazanacak olanların hep iyilerin olması…

Her varlığın koşarak hiçliğin kucağına atıldığı bu alemde zerre sonsuzluk inancı ruhumuzu doyum,fazilet ve hayatı yaşamaya değerli kılan saadet hazinesidir.
Bizler yaratılmışların en şereflisi olmamızın yanında kabul edelim ki en sefihi de olabiliyoruz.
Dağların kabul etmediği emaneti üzerimize de alarak her türlü hal, hareket ve davranışlardan sorumlu bir varlık olmuşuzdur.
Bu sorumluluk nasıl yerine getirilir?
Üstad der ki;
Allaha yönelik ahlaki fazilet şairimizdir. Bunu terk ettiğimiz an çirkefleşiyoruz,bambaşka bir karakter bürünebiliyoruz. Bunca sefih davranışların barındığı bir dünyada yaşamak şüphe yok ki çetin bir imtihandır. Hayat mektebinde bu sınavı başarabilmek için ilk şart aşka ulaşabilmektir, aşk yolu dinin yoludur, fani olan varlıkta vücud ,çehre,emeller ve şekiller silinir ve yalnız ‘’ALLAH AŞKI varlığın mutlak sevgisi olarak zuhur eder.
O aşk ki,
Fuzuli sezdi,
Yunus anladı, anlattı…
Turdaki Musa dayanamadı,
Miraç’ta Muhammed murada erdi…

İÇ GÖZLEM

En can alıcı tespitlerden…
İç gözlem;bir nev’i nefsimizle baş başa kalmak,kalabilmek,hatta psikolojik bir metod da diyebiliriz .
Diyor ki Üstadımız;
İnsan kendi iç gözleminden uzaklaştığı nispet ile otomat ve taklitçi olmaya mahkumdur. Bir buçuk asırdır yaptığımız millet olarak iç gözlemden uzak kalmamız değil midir?
Nihayetinde iç gözlem en büyük yararımız olup hayatımızın merkezine almadığımızda her alanda taklitçilik hatta putlaştırma tipi davranışlar hasıl olabilmektir.
Ki iç gözlem küçük yaştan itibaren öğretim metodu olarak gençlerimize uygulansın ve sonucunda ezbere dayalı iradesiz mecalsiz şaşkın bırakan unsurlardan beri olalım …

Nurettin Hocamız bilginin yanında düşünmenin muhakkak olduğunu, ruhun düşünmeden hakikate ulaşamayacağını ilgili bölümlerde ısrarla vurguluyor.
Çünkü düşündürmeyen bilgi kısır bir sevdadır. Lakin kafa ambarlarına doldurulan her çeşit bol bilgi yükü, düşünme ile işlenmedikten sonra boş bir hafızadan ibarettir.
Bilgi düşünce ile yoğrulunca engin ufuklara geniş dimağlara götürücü kuvvet sağlar

İslam dünya’sının da geri kalmasında en büyük etken düşünmeyi bırakıp, hakikat diye kalıplanmış düşüncelere bağlanmalarıdır diyerek bilim ile düşünmenın ayrılmaz bir bütün olduğunu ifade ediyor.
Bu yüzden bu tarz davranışları ile;

Kur’an ruhundaki mana gömüldü.

Kur’an kendi hayat sahnelerine icra edildi.

Cennet deyince parlak bir gazino benzeri ,huri ve gılman denilince dişili, erkekli garsonlar düşünülüp heveslenildi.

Yapılan Kur’an tefsirleri mana ve hüviyetinden uzak bir şekilde yapıldı
gibi örneklerle düşüncesini pekiştirmeye çalışıyor.

Hamiş;
Düşünmek ruh selameti aramaktır.o’n da manaya ulaşmaktır.


Peki nasıl bir Müslümanlık,nasıl bir kişilik?
Bütün dinlerin geneline baktığımızda , insanların ahlakını yükseltmeye çalıştıklarını görürüz.
Ve idrak ederiz ki her dininde kendine özgü ahlak kuralları vardır ve bir sistemde belirli esaslar çerçevesinde teşekkül ederler.Mensup olduğumuz dine baktığımızda esasların temeli de;

menfaatsizlik,

sonsuzluğa uzanma

aşk ve

samimiyet kapsar.

İşte ruh arayışı bu dört unsur ile yükselmektedir. İslam Alemi’nde geri kalmasının en büyük etkenlerden birininde ruh ve ahlak düşüklüğü olduğunu pek iyi anlıyoruz diyebiliriz. Ki en az üç yüz yıllık hurafecilikte fikir esaretinden ve taassup kabusundan kurtulamayan İslam dünyası hala bu kabus ve esaretin tazyiki altında bulunmaya devam etmektedir.
Ne yazık ki bunun yansıması,zamanımızın dini,kültür ve neşriyatı,hep eskilerin tekrarı,hikayesi,övülmesi ve tabullaştırılmasından ibarettir.

DİN EĞİTİMİ…
Daha doğrusu Din Adamı nasıl olmalı ( Kendime de pay biçtim alındım:)))…
Üstad bu konuda oldukça hassas ve bir o kadar da düşünceli…
Din Adamı,söz ile yazısı bir ve özellikle ahlaki ile halka örnek olmalıdır.
Genç kalplerin iç yaralarna merhem olan, kin ile kibirden temizlenmiş bir eğitim neferi…
Ayin,terennüm,teganni,temcit işlerinden uzak duran…
Unutmayalım ki İslam’ın aslında ruhban sınıfı olmadığı gibi bir yüzü merasim ve teganni olan Din Adamları sınıfı da yoktur .

DİN TERBİYESİ
Din cehaletin değil,ilmin,hikmetin ve felsefenin konusudur.
Din terbiyesi cahilane bir anlayış ile yapılacak bir eylem değildir.
Din terbiyesi şahsiyet terbiyesidir.
Çok bilgi,hikaye ve öğütler insanı dindar yapmaz.
Ancak AŞK Terbiyesi ile verilir dini terbiye…
,ilmi, sanatı, ahlakı ve insanlığı severek ALLAH’a ulaşmaya kabiliyetli bir ruh övgüsüdür.

İSLAM AHLAKI
Ahlak,İslam dininin özü,esası hatta bizzat kendisidir.
Bize düşen ise bu mantık anlayışına sahip olmaktır, kendimizde yaşamaktır.
Akıl ve hikmet sözüyle Kur’an’ın en büyük en esaslı kavramı da Ahlaktır.
Ebediyet’in mutlu bir yolcusu olabilmemiz için Ahlak-ı Aşk ile yaşamamız elzemdir.
Ve diyoruz ki;
alemde ahlaktan daha güzel,daha gerçek bir şey yoktur .

Demem o ki;
Sayfa 130 ‘a kadar inceleme yaptığımı vurgulamak istiyorum öncelikle.
Niçin Mevlana ve tasavvuf konusu hakkında yazmadığım bahsine geçince…
Bu konuda daha detaylı ve ilmi bir araştırma ile ki çok çetrefilli bir konu, ayrıyeten bir değerlendirme yapmayı düşünüyorum…

Hasılı;
Kitaba dair o kadar yazacak cümle ve konu var ki en güzeli en kısa zamanda bu eseri okumam(n )ız derim.

Var ise hatamız affola.. Dil sürçer kalem yanılabilir….

Selam ve dua ile..!
224 syf.
·12 günde·Beğendi·10/10
Bir eleştiri türü diye ayırmak doğru olur bu kitap için. Metafizik, Ruh, Maneviyat, Maddi ve Manevi kalkınma, fikir ve İlim hemen her konu altında eleştiri var ve bu eleştiriler her yazarın dile getir(e)meyeceği türden. Nurettin Topçu kuşkusuz ki bu milletin kazandığı büyük fikir adamlarından bir tanesi. Sadece bu eserine bakarak görmek mümkün bunu. Topçu, makineleşmenin ve sanayileşmenin insan ruhunda getirdiği ayrışmayı; Kültürel kalkınmanın yanlışlığını; Çağında yaşayan ilim adamlarının, belirli zümrelerin insan doğasını nasıl yıprattığını anlatıyor. Aynı zamanda büyük haykırış var bu kitapta, bu haykırış insana, onu çepeçevre sarıp, boğan sanayileşmeye, menfaatlere, çıkarlara, sahte dostluklara, hayata, büyük yanlışlara, aşka, hırslara, ihtiraslara, emperyalistlere, Yanlış Garplılaşmanın doğurduğu sonuçlara, doğanın kıymetini bilemeyen, gözünü doyuramayan insana; bir sesleniş; bir serzeniş; bir öneri; nasıl adlandırılacaksa tam da yerini bulacaktır.
Paylaştığım alıntıların iki katını işaretlediğimi söylemeden geçemeyeceğim.

Nurettin Topçu'nun bu eserini şiddetle tavsiye ediyorum.
208 syf.
Milli eğitim üzerine gerçekten kafa yorulmuş, eğitim politikalarının, okulların, öğretmenlerin, toplumun, ahlak kavramının ve bir çok konunun incelendiği son derece önemli ve güçlü bir eser. Kitabın içindeki yazıların yazılma tarihlerine bakıldığında, yapılan eleştirilerin doğruluğu düşünüldüğünde "eskiden eğitim daha başarılıydı" söylemi baz alındığında, bugün içinde bulunduğumuz eğitim ve öğretim sistemimizin, öğretmenlerimizin, gençlerimizin, toplumumuzun ve konuyla ilgili her çeşit kavram ve şahsiyetlerin içler acısı bir tabloya vesile olduğunu kabul etmek gerekir. Bence her öğretmenin okuması gereken bir kitaptır.
212 syf.
·107 günde·9/10
Türkiyenin Eğitim Öğretim Davası hakkında yazılmış çok güzel bir eser. Kitabı Eğitimci olarak adlandırılan herkese tavsiye ederim. Genel özet olarak Türkiye'nin eğitim sisteminin milli olması gerektiği, okullarda verilen derslerin bilgiden ziyade karakter mayası aşılaması gerektiği anlatılıyor. Günümüz problemlerinden eğitim sistemimizin nasıl olması gerektiği neler yapılabileceği vurgulanıyor günümüze ışık tutuyor.

Yavaş!... Sindire sindire okunması gereken bir eser...
359 syf.
·8 günde·8/10
Okunması gereken bir kıtap tavsiye ederim herkese...
Yarınki Türkiye'nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi insan yetiştirmektir.
Yarınki Türkiye' yi bugünden hazırlamak için, müellif bize "kendimize dönelim " ve memleket realiteleri üstüne eğilelim; "ruh cephesinde kendimizin olan ne var " ise, onları araştıralım.
Herkesin okumasını tavsiye edebileceğim bir kitap. Lakin kitap biraz ağır olduğu icin roman gibi değilde altını çizerek yavaş yavaş okunmalı..
347 syf.
·14 günde
Nurettin Topçu’ya ait olan bu eserin bir bölümünün tafsilatlı mütalaası olup umumi bilgileriyle başlayacağım incelememde kimi alıntılar da paylaşarak üzerinde bir miktar tefekkür ederek ilerleyeceğim. Bunun için evvela şunu söylemem gerekiyor; hani kitap okuyan insana duyulan bir saygı vardır ya; hakiki kitaplar okuyan ve bunu idrak ederek, şuurunu çalıştırarak sürekli işleyen zihinlere bir hayranlık duyarız. Kitap okuyan adama duyduğumuz bu hayranlığın altını dolduran hakikatli bir kitaptır Ahlak Nizamı; düşünen, düşündüren, düşündürmeye de sevk eden ve insanı bir değişime sevk eden hiç değilse bu iştiyakı sağlayan kıymetli bir kitaptır. Memleketin her ferdinin okuması gereken nitelikli kitaplar arasında bulunan Ahlak Nizamı; kendini beyaz yakalı kesimden sayan insanların yücelttiği kimi kavramların kof bir cevizin içindeki kurt gibi yiyip bitirici yanını göstermesi bakımından Ali Şeriati düsturunu gösteriyor; “Sizi rahatsız etmeye geldim.”
Kitap dört ana bölümden müteşekkil. Bunlardan birinci bölümde; yirmi temel başlık bulunmakta ve genel anlamda memlekete dair esasları incelediğini görüyoruz. Bunlar; maarif, basın, sanat, adalet, ekonomi ve ahlak gibi konular.
İkinci bölümde; İslam, inanç, kapitalizm ve komünizm konularını irdeliyor.
Üçüncü bölümde; Yahudilik ve İslam davası üzerinde durarak Yahudiliğe bilinçli ve bilinçsiz hizmetlerimizden söz ediyor.
Son bölüm olan dördüncü bölümde ise; bilhassa komünizmi didik didik ederek masonluktan hiçbir farkını görmediğini ve nasıl mücadele edileceğini, Hristiyan alemiyle bu ideoloji karşısında birlik olmak gerektiği çağrısında bulunuyor.

Ahlak Nizamı
Bir buçuk asırdan beri yapılan inkılapların her biri bir şekil değiştirmeden ibaret kaldı. Her inkılabın kahramanı, milletin yaralı vücuduna yarayı örten yeni bir boya vurmakla onu kurtardığını sandı. Bu inkılapların her biri yeni bir İsrafil sûru üflerken , o sesle kendinden geçen zavallı bir nesil, battığı denizin derinliklerinden suların üstüne yükselip bir an havaya kavuşan şaşkın felaketzede gibi “kurtuldum!” diye bağırdı. Halbuki, yakında hiçbir kıyı yoktu ve onun akibeti az sonra yine aynı sulara gömülmek olacaktı. Bu gidişte kurtuluş alametinin tokluğuna delil mi istiyorsunuz? İşte İstiklal savaşında tek bir uzviyet halinde canlı bir bütün gibi dünya önünde ayaklanan milletimizin içinde şimdi birlikten bahsetmek düşünme ahlak ve iman birliğini kabul etmek güçleşmiştir. S-17
Türk milletinin Batı’ya olan inanılmaz hayranlığı, dilini ifsad etmesini bile sevimli buluşu bizi yavaş yavaş bitiren gizli yıkım ekipleridir. Kendi milletimize, aynı davanın insanlarına karşı takındığımız tavrın yavanlığı ve yersizliği bizi geriye götürüyor. Destek olmak şöyle dursun kaçmak gibi bir idealimiz oluşuyor. Hele ülke bir krize girse anında yurtdışı gidiş biletleri anında soruşturuluyor. Hazırı istiyoruz ve nazır olarak önümüzde bulunsun tüm imkanlar altın tepsiyle sunulsun istiyoruz. İsteklerimiz icraatlerimizle yarışsa açık ara kazananı olur. Fakat kaybeden, icraatlerini artırmadığı müddetçe yine biz oluyoruz. Kaçıyoruz, ancak nereye? Kendimizden çok uzaklara, kendinden kaçanlardan olmak gibi yerinden saymaya meyilli bir hareket içine giriyoruz. Bir yürüyüş bandında Dünya’yı dolaşıyoruz.

Neslimiz, kendi iradesinden, kendi varlığından bile o kadar şüpheli ki hayat ve mukadderatı hakkında bir hüküm verebilmek için mutlaka bir üstün otoritenin kuvvetine sığınmak lüzumunu duyuyor. O da yetmezse ölülerden yardım istiyor. En esaslı hayat ve mukadderat davarlının hallinde son hüküm olarak “falan böyle diyor, filan böyle demişti” sözü ile cemaatın şuur ve vicdanına zincir takıyoruz. Halbuki, ölüler ve başkaları, bizim düşüncemizin arızasız işlemesi için ancak kendilerine danışılabilen birer yardımcı olurlar. Hükümlerimize onlar mühür basarlarsa, otoriteleri hakka karşı kullanılmış bir kalkan haline gelir. Ölülerin fikir istibdadı bizim tahakkümümüz için kanlı bir bıçak olarak kullanılmasın. Allah emirlerin başkasına itirazsız ve delilsiz inanmak, hele boyun eğmek mecburiyeti, yaşanların iradelerinde tam bir çürüme işareti sayılmalıdır. S19

“… ancak mazlumların sönük sesi ile “insan olan bunları yapmaz” demiyecekler, umduğumuz kuvvet ve irade ile “insan olan bunları yaptırmaz!” diye haykıracaklardır. S22
Yaşadığı haksızlıklara sesini yükseltmek yerine yalnızca esefle kınayanların halinden bahseden Topçu, memleketin hazin statükosunu yıllar evvel tespit etmiş ve pasif halkın eylemsizliğini direnişe dönüştürmesi için bir öngörüyle yaklaşmış.
İktisadi ve İçtimai Nizam
“…Komünizme karşı olmak, bu takdirde millet hayatına ve millet davasına karşı olmak manasına gelecektir. Her zerresi acılarla sızlayan millet vücudundaki yaraları cesaretli bir ameliyatla tedavi etmek zorundayız. Millet dertlerini bir tarafta bırakarak komünizmi boğazlayacağız diye yapılan çırpınmalar, vehim avcılığından ileri gidemez. Komünizm salgınının genç neslin hayatında süratle ilerleyişi ve bu olayın sebepleri üzerine dikkatle eğilmemiz icap ediyor. Gençliğin kalbine yaklaşıp da onu dikkatle yoklamayan sade kin tohum serpip tehdit silahı kullananların gençliğe ve bu vatanın istikbaline ihanet ettiklerine kaniyim. Evvela kapitalisti esaretten sıyrılalım sonra ilmi ve objektif metotlarla tarafsız gözleyişle vicdanların üzerine eğilelim. Nihayet kalbimizi Allah’a teslim ederek kin ile hatadan kurtuluş dileyelim. Ancak böylelikle komünizmi şahlandıran ve genç kalplere bu davayı dolduran sebepleri anlayabileceğiz. Sebepler bulunduktan sonra dertlerin tedavisi mümkün oalcaktır. Zira hastalığın sebebi ortaya koyulmadan tedavisine imkan yoktur.
Komünizmi son neslin kalbine aşılayan olaylar nelerdir ve bunların giderilmesi nasıl mümkün olacaktır?
Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur’an’ın insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hörmetten başka kurtarıcı yolumuz yoktur. İnsana nasıl hörmet edilir? Ulu atamız Yavuz Sultan Selim’in İbn-i Kemal’in şahsında ilimle faziletin kemaline hörmeti gibi; Fatih’in hakime ve adalete, bir kelimeyle Hakk’a hürmeti gibi. Bir kısım çalışan insanlar, ailesinin bir aylık geçimi için sadece iki-üç yüz lira aylık alırlarken özel yüksek okulun ilim kisvesi taşıyan aç gözlü muhterisinin bir saatlik ders karşılığında yüz elli, iki yüz lira ücret aldığı yerde insana hörmet sözünün manası kalır mı? Devletli doğan ve bütün ömürlerince devlet devşirenlerin hastanelerde birer hükümdar gibi olduğunu gören nasırlı ellerin hastane kapılarında sürünerek can verdiği toprakta hörmet fidanı hiç yeşerir mi? Millet mektebine millet çocukları alınmazken kolejlere ve çeşitli yabancı kültür yuvalarına zengin çocukları doldurulur da yine de Kur’an ahkamı hörmet görüyor mu denir? S 31-32

Kur’an’ın hörmet görmemesi üzerine uzun uzun fikirlerini anlatan Nurettin Topçu bu devirde Kur’an’ın ancak isketletinin kaldığını söylüyor. Bu manayı ihtiva eden daha birçok çıkarımını okurken kitabı neredeyse yarım bırakacaktım. Ancak öfkemin sebebini öğrenmeden, argümanlarımın altını doldurmadan bunun kaçıp gitmek olduğunu hissettim ve yaptığımın yanlış olduğu kanısına vardım. Aslında yapmak istediğim şey, sorunun tespitini kitapla birlikte yapmak ve soruna çareler aramaktı. İskeleti kalan Kur’an ahkamı kastının devrin komün sistemine boyun eğişini, bel büktürdüğünü anlatarak aslında düşman kesilmemiz gereken Komünizm’i ve Siyonizm’i işaret ediyordu. Anamalcığın esas memleketi olmayan Türkiye’de hızla sirayet eden Komünizm belasının yegane çaresi; ahlak. Ahlak, Allah’ın ahkamlarını yerine getirerek, millet iradesiyle birlik oluşturarak mümkündür.
Yeni Nizamın Ana Hatları
Aradığımız nizamın ana meselelerini bir biri içerisine konmuş, dört daire halinde isimlendirmiştir. Bu daireler, dine dayanan ahlak otoritesi ve yüksek adalet kuvvetiyle ilk öğretim, iş ve mülkiyet, sağlık ve yol meselelerini içerisine alıyordu Bunların yeni nizamın ana meselleri halinde bize ilham edeni tarih ve toprak fikirleri olmuştur. Filhakika, cemiyet halinde yaşayan insan ve bugünün millet ferdi, düşüncesinin şümulü bakımından kendi tarihinin yaşında demektir. Bir Anadolu çocuğu uzviyetiyle otuz veya kırk yaşında olsa bile, kasiyle dokuz yüz yaşındadır. Çünkü tarih, yarattığı müesselerle kendi yaşamış olduğu hadiselerin ruh vemmanasını bize miras bırakmıştır ve bizi onlarla düşündürmektedir. Malazgirt, Niğbolu ve Plevne’den önce düşmana daima denk kuvvetlerle hücum etmek aklın icabı olmuş olsa bile bizim için Alparslan’la Yıldırım’ın ve Gazi Osman Paşa’nın yaptığı gibi saldırışlar bu harplerden sonra aklın icabı olmuştur.
Geniş manalarda ele alacağımız bu davaların en başında gelen kültür ve ahlak meselesi, bütün öğretim işlerini ve sanat çalışmalarını içerisine alacaktır.
Adalet davası, fertler arasındaki her türlü mukavele meselelerini, mülkiyet, maaş, miras ve her türlü kazanç şekillerini halle çalışacaktır. Üçüncü meseleyi teşkil eden çalışma davası, ekonomi, sağlık, yol ve sair emek şekilli ele alacaktır.

Topçu’nun en çok üstünde durduğu konulardan birinin yol olması beni bir hayretlere düşürdü. Maalesef aklıma hemen bir seçmen kitlesinin “yol yabdı” demesi geliyor ve istemeden onu bir partiyle özdeşleştirip uzaklaşıyorum. Yolun bir medeniyet işareti olduğunu anlatan Nurettin Topçu düzgün yolların aslında düzgün bir altyapıya da işaret ettiğini söylüyor.
Mektep
Hayatı mektebe sokmak, henüz talim ve terbiye görmemiş askerin harbe sokulması gibi elim netice everir. Mektebin muvaffakiyetini sıfıra indirir, onun çalışmasını soysuzlaştırır. Misal ve ibreti Amerika’dan değil kendimizden alacağız: Yeniçeri ocağı dünyanın hayran olduğu bir askerlik mektebi idi. Bu ocakta askerlik talimlerinden başka hiçbir şey yapılmazdı;yapılması şiddetle yasaktı. Kanuni Sultan Süleyman, sefere giderken, kırılan gümüş üzengisini, bir asker tamir etti diye bu hareketi şiddetle karşılamış, “ocağa esnaf karışmış” diyerek askeri ordudan kovmuş ve kumandanları cezalandırmıştır. 57-58
Maarifte inkılapların yapıldığı son devir, mekteplerin sayısını çoğalttı, tahsili yükseltmedi; öğretimi hayata karıştırdı; ilmi sevdirmedi, talebeyi esnafa yaklaştırdı hakikatı kurtarmadı; okuyup yazmayı çoğunluğa öğretti; halkı münevvere bağlayamadı.
Bugün disiplinsiz ve gayelerinden şuursuz, fonksiyonsuz mektebin medeni bir cemiyeti kımıldatmaya ve ilerlemeye kabiliyetli zekalar yetiştiremeyeceği tabiidir ve yetiştiremediği de meydandadır. Bugün muallim bir tekrarlama ve ezberletme memuru, müfettiş arkadaşının ricası veya makamının ihbariyle iyi ve kötü rapor yazma memuru ve bütün maarif cihazı ise mümkün olduğu kadar fazla diploma dağıtma memurluğu olduktan sonra memleketin her tarafında dağıtılan diplomaların da ilim ve hakikat belgeleri değil, belki resmi koltuk satın almaya elverişli banknotlar olduğunu takdir etmek güç bir şey değildir. 60-61

Ve elbette benim en çok ilgimi çeken bölüm bu başlık oldu. Mektepten kastının evvela ilk okul olduğunu ve bunun içi ilk okul öğretmenliğinin bir yapıtaşı olduğunu ifade eden Topçu’ya göre hayat ve mektep iç içe olmaması gereken bir yer değil. İlerlemecilik felsefesine tamamiyle zıt bir fikir sunuyor. Bu fikrin tarihi kaynağını Kanuni zamanına dayandırıyor. Vakti gelmişken söylemekte fayda var, asla tek felsefeyle eğitimin ilerleyeceğine inanmıyorum. Her yere göre; her bölge ve kültür anlayışına uygun olarak yerli ve yabancı birtakım yaklaşımları kendimize kaynak olarak alabilir ve ilerleyebilir fikrindeyim ancak burada Nurettin Topçu hocam, bunun için Amerika’ya değil kendimize, bizim milli sistemize bakalım, bu sisteme tüm dünya hayrandı ve başarılı sonuçlar verdi, diyor. Acaba gerçekten haklı olabilir mi? Sürekli yamalı bohça gibi değişip duran eğitim sistemimizde bir de bunu denemeli miyiz? Sınıf içinde hiç değilse bir ilk okul öğretmeni olarak çocuklara bu anlayışla mı yaklaşmalıyım? Bana yol rehberliği yaban Topçu, tüm bunları söylerken oldukça kesin çizgiler çizerek aslında sağa sola sapmamı engellemiş.

Bizim XIX. Yüzyılda Garp taklidi olarak kurulan üniversitemiz (Darülfünun) bu karakterden tammiyle mahrum, sun’i bir tesistir. Garptan ölü fikirler aktarmak için bir nevi gümrük binası olsun diye meydana getirilmiştir. S 64
İlk Osmanlı darülfünunu ise şimdiki ismiyle İstanbul Üniversitesidir ve daha o zaman bile yetersiz görülen eğitimiyle Nurettin Topçu’nun dikkatini çekmiş olana bu darülfünun, Sultan Abdülaziz döneminde kurulmuştur ve aslında şimdinin sığ eğitiminden oldukça uzakta olduğu gibi Garp’tan da çok şeyi kopya etmiş, adapte bile etmemiştir.
Yavuz, Zenbillli Ali Efendi’den korkuyordu.
Yavuz ki Sina Çölü’nü Efendimiz (s.a.v.) rehberliğinde aşan, herkes tarafından hiddetiyle bilinmesiyle Yavuz lakabıyla anılan şanlı hükümdar… Birinden korkuyordu. Hayır, böyle söylemek daha doğrusu böyle anlamak yanlış olur. Yavuz, ilmin kudretinden korkuyordu. Alime de ilme de büyük bir saygı duyuyordu. İlmin keskinliğini ve buyrukçuluğunu idrak etmiş ve buna göre hareket etmiştir.

Din Hayatı
Sözde Ehl-i Sünnetçilerde, ruhtan sıyrılan şekil ve hareketle bütün bir taklit sistemi ortaya çıkardılar. Buna dini pozitivizm diyebiliriz. Bu sistemi, aşk içinde ibadeti hal edinenlerin ruhçuluğuan ( spritüalizm) karşı koymak doğru olur. Bu aşka ulaşamayan kısır ve cılız ruhların ancak pozitivist şeraitçilerle eğlenmesini bilen zekaları, Bektaşilik ve emsali gibi sapkınlık yollarını meydana çıkarmıştır. Pozitivist şeraitçiler, Hazreti Peygamber’in hareketleriyle çehresinin şekillerini taklide çalıştılar. Halbuki onda taklit edilecek olan iradesi, aşkı, ilhamı, bir kelime ile ruhi alemi idi. S 91

Ahlak Yaralarımız
Bir yandan yanlış anlaşılmış bir demokrasi prensibi yüzünden, öbür taraftan esasen fertlerde ruhi kudretin zayıflamasiyle müesselerde otoritenin gevşemiş olması, ahlakı zatıbasız ve kontrolsüz bıraktı. Bugün aileler gibi okul ve devlet kuvveti bile örflere ve ahlaka yapılan tecavüzler karşısında aciz bulunuyor. Sırasiyle dini otoritenin tarihi otoritenin hukuki otoritenin yıkılması sonunda ahlaki otoritesi mecalsiz bırakarak çökertti. S141
Tarih şuurunun yıkılışı milli iradeyi kökünden baltaladı. Biliyorsunuz ki millet de fert gibidir. Çocukluğu ve gençliği erginliği ve kemali vardır. Yaşadıkça olgunlaşır. Oscar Wilde’ın dediği gibi “ruh vücutta ihtiyar doğar, vücut ruhu geliştirmek için ihtiyarlar. Eflatun, Sokrat’ın gençliğidir.” Milli tarihimiz gençlik çağlarını geçirdikten sonra erginliğini de idrak etmiştir. Yeni ve olgun bir gençliğe ulaşmak istiyoruz. Bu millet bu nesillerle Mevlanaların erginliğinden Fatihlerin ve Akiflerin gençliğini çıkardı. Daima yenilenen gençlikler çıkaracağımıza inanıyoruz. Milliyetçiliğimiz kırk günlük çocuk değil, en azından bin yıllık bir olgunlaşmadır. Ruh ve ahlakımızın kaynakları ise hemen on dört asır önceki Hira dağından gelen vahye uzanmaktadır. S143
Evvelkiler kadar acı bir hadise dilimizin hançerlenmesidir. Dilin içtimai müessese olduğu ve bütün içtimai müesseseler gibi tarih içinde evrimlendiğini bilmeyenler, onu sun’i ve keyfi bir ayıklamaya tabi tuttular. S143
Yarım asra yakın zamandan beri öğretimde yapılan inkılaplar ruhtan maddeye ahlaktan tekniğe geçiş gayesini gütmektedir. İlkçağda Yunan tefekkür ve felsefesinin kurucusu olan Sokrat fizikten ahlaka geçmek suretiyle insanlığın tarihinde büyük inkılabını yapmıştı. XX. Asırda bizim tekniğin kucağına sığınmak için tekrar maddeye dönüşümüz hiç şüphesiz geriliktir. Bu geriliğin fikir hayatımıza bugün tamamen sinmiş bulunan bir misalini anlatmak istiyorum:
Maddeci inancı zihinlere hakkiyle sindirmek için tam otuz iki sene evvel liselerin felsefe müfredat bahislerinden Allah meselesi çıkarıldı. Ertesi sene Allah’ı araştırmaya sürüklediği ve maddeden uzaklaştırdığı için ruh bahsi de çıkarıldı. Daha sonra insanı duygularının üstüne çıkararak düşündüren ve böylelikle inkılapların sindirilmesine engel olan bütün metafizik kaldırıldı. Sokrat’ta Bergson’a kadar insanlığın tüm ikibinbeşyüz yıl ruhi olgunlaşması içinde yaşattığı ilahi inkılaplarla birlikte birkaç yıl içinde devrildi ve yerlere serildi. “Yok!” deyip de bu fikri faciaya karşı koyan tek ses bile çıkmadı.
Bugünkü öğretim programları da esas itibariyle maddenin dünyasını tanıtıcı ve ruh terbiyesinden uzaklaştırıcıdır. Önceleri programda ayrı bir yer tutan ahlak dersi şimdi felsefenin içinde yer alan bir bahis halinde okutuluyor. S 147
İş sahasının vatandan dışarıya sirayet etmesi, işçinin milli ahlakını gevşetti. Bir taraftan sendikaların milletlerarası zihniyete bağlanma istidadı, öbür taraftan Almanya ve Avustralya’ya işçi gönderilmesi milli ahlakımızı tehlikeye koyabilecek bir hadisedir ve gözden kaçırılmaması gerekir. S149
Kadınlarımızın kendilerine özel çalışma zemini henüz tastamam bulmuş olmamaları da milli ahlakımızda sarsıntı yaratmaktadır. Neden kadın en fazla daktilodur, küçük işçidir? Bunun açık ve meşru bir sebebi bilinmiyor. Biz kadınlığın, bilhassa hastabakıcılık ve ilkokul öğretmenliği gibi çocuklarımızın en fazla şefkate muhtaç olduğu önemli işlerde görevlenmelerini temenni ediyoruz. S149

İlk okul öğretmenliğini yalnız kadın öğretmenler yapsa aslında bu sorun çözülür. Erkek hastalar için erkek hastabakıcı ve kadın hastalar için kadın hastabakıcı oldukça mantığa uygun geliyor. Günümüzde hastabakıcılar böyle değil elbette ve işte buna gerileme deniyor. İşte bu medeniyetten uzaklaşmak ahlakı unutmak, göz ardı etmektir.

Bir Alman Yahudisi olan Einstein gelerek fizik dünyada izafiliğin hakim olduğu fikrini müdafaa etti. Onca zaman, mekan ve kütle gibi fiziğin dayandığı prensipler izafidir; bunlar kendi kendine var olan yani mutlak kavramlar değildirler. Başka şeylere göre değişirler. Einstein’ın bu görüşü içinde önemle yer alan zaman kavramının mutlak olduğunu iddia eden filozof Bergson, Einstein’ın izafiyet görüşüne itiraz etti. Ona göre gerçek zamanı insanda ruh hallerinin birbiri ardına sıralanarak akışından doğmaktadır. Ruh olaylarının gerçek oluşu gibi o da gerçektir. Ancak eşyada değil insandadır. Einstein insan ruhunu sonsuzluğa doğru götüren sürenin gerçeğini inkar etmekle sonsuzluk kavramını ortadan kaldırıyordu. Ebediliğin ve enedi hayatın da manası kalmıyordu. Görülüyor ki Spinoza’dan Einstein’a kadar gelen başlıca Yahudi filozof ve bilginlerinden her biri, hakikat binası, kurma iddiası ile ebedi hakikatler binasından bir parça koparmışlardır. Spinoza “Kainat Allah’tan ibarettir Bunlardan ikisi bir ve aynı şeydir” derken hür ve yaratıcı ola ; alemin dışında ve onu aşkın olan Allah inancını red etmiş oluyor. Marx cemiyet olaylarının doğurucusu ve her zaman madde olmuştur demekle ruhun kuıvvetini ve onun yaratıcılığını inkar ediyor. Freud, bütün ruh hallerimizin doğuşunu şuur- dışında gizlenen cinsi isteklerle iştihalara irca ederek, insan ruhunun sefaletlerle reziletlerin çocuğu olduğunu söylüyor…

Son olarak eklemek istediğim birtakım önemli bilgiler de var.

Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı; Nurettin Topçu büyük bir düşünürdür. Türkiye’nin önemli fikir adamlarından olan Cemil Meriç’le benzer çizgilerde yer alırlar. Her ikisi de milletin, milliyetin, okumanın ve İslam’ın aynı zamanda Marksist görüşün üzerinde dururlar. Hatta eklemekte fayda var –taziz ederek- Cemil Meriç belki Nurettin Topçu kadar fikirlerini keskin ifade edememiştir. Bundan evvel Cemil Meriç’in Bu Ülke isimli kitabını incelediğimde de şu ifadeyi kullanmıştım: “Cemil Meriç, İslam’ın özünü çok iyi anlamış ancak yeterince bu özden bahsedememiştir.” İşte bu eksikliği gideren ve özden sık sık söz eden vurgulayan kişi Nurettin Topçu’dur. Memleketin sorunlarını, memleketçe, insanca ve bir Müslümanca tahkik etmiş, tenkid etmiş ve çareler bulmuştur. Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı Turancılık anlayışına denk gelmez. Onun milliyetçilik anlayışı aynı ülke aynı dava üzerinde birleşmiş bir cemiyeti ifade eder. Bahsettiği bayrak; İslam ve Türklüğün harmanıdır. Türklük, onun için İslam olmadan bir hiçtir. Benim de zannımı değiştirmiş ve onu faşist kimliğinden sıyıran hatta aklayıp paklayan asıl olgu ve hakikat İslam’dır. Bunun üzerine, denebilir ki Nurettin Topçu; hakikatli bir dava adamıdır. Maarifin davasıdır, takdis ettiği İslam’ın davasıdır; Siyon ve Mason cemiyetlerinin ve irticanın ifsad etme gayretlerini yerle bir etmek için tek çıkar yolun peşinde olan hakiki bir düşünürdür. Ümmetçilik anlayışını destekleyen bir savunucu olarak karşımıza çıkmıştır. Komünizmin Çin’de ve Rusya’da görülen iki farklı tezahürü vardır ve Topçu Çin’in Komünizmine değil, Rusya’nın Komünizmine düşmandır. Çünkü Rusya’nın komün anlayışı ahlakı, dini ve cemiyet hayatını hiçe saymıştır. Ruhu çekip çıkararak maddeyle meşgul olmuştur. İslam özünde gördüğü ideolojiyi ise Sosyalizm ile anlatan ve eşitlikçi bir yapı sunan, cemiyet ve ruhi yönleri ön plana alan; ferdiyetçiliğin maddesel yönünü traşlayarak, törpüleyerek karşımıza çıkarmıştır. İslam bize ideal bir Sosyalizm anlayışını vaad etmiştir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nurettin Topçu
Tam adı:
Osman Nuri Topçu
Unvan:
Türk Yazar, Akademisyen ve Fikir Adamı
Doğum:
İstanbul, 1909
Ölüm:
İstanbul, 1975
Nurettin Topçu, 1909 yılında İstanbul’da doğdu. Asıl adı Osman Nuri Topçu’dur. Nurettin Topçu’nun babası Topçuzâde Ahmet Efendi Erzurumlu, annesi Fatma hanım ise Eğinlilidir. (Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin eski adı) Topçu ailesi Topçuzâdeler diye tanınmaktadır. Dedesi Osman Efendi, Erzurum’un Ruslar tarafından işgali sırasında Türk ordusunda topçuluk yapmıştır, bu lâkap da oradan gelmektedir.

Eğitimi

Nurettin Topçu, öğrenim hayatına altı yaşında Bezmiâlem Velide Sultan Mektebi’nin ana kısmında başladı. İlkokulu Büyük Reşid Paşa Numûne Mektebi’nde okudu.İlkokuldan sonra Vefa İdadisi’nde öğrenimini sürdüren Nurettin Topçu, birinci sınıfta iken babasını kaybetmiştir. Lise tahsilini İstanbul Lisesi’nin Edebiyat Bölümü’nde pekiyi derece ile tamamlamıştır. (1927-28) Mehmet Akif’in medeniyet telakkisini kavramış ve ilmini almak için Akif’in oğlu Asım’ı niçin Batı’ya göndermiş olduğunu idrak etmiş olan Nurettin Topçu, daha iyi bir eğitim alabilmek için Avrupa’da tahsil görmek gerektiğinin farkında olarak liseyi bitirdikten sonra kendi imkanlarıyla Milli Eğitim Bakanlığı’nın açmış olduğu Avrupa imtihanlarına girmiş ve kazanmıştır. Fransa’nın Türkiye’deki liselerin denkliğini kabul etmemesinden dolayı Topçu buradaki eğitimine Paris’teki Bordeaux Lisesi’nde başlamıştır. İki sene sonra Strazbourg’a giden (1930) Topçu, burada üniversite tahsiline başlamış; psikoloji ve güzel sanatlar, genel felsefe ve mantık, çağdaş sanat tarihi, sosyoloji ve ahlak, ilk zaman sanat ve arkeolojisi dersleri almıştır. Strazbourg’da tamamladığı doktorasını 1934 yılında Sorbonne Ünivesitesi’nde vermiştir. Sorbonne Üniversitesi’nde okuyan ilk Türk öğrenci olmuştur. Çalışması Sorbone Üniversitesi Felsefe Jürisi tarafından yılın en başarılı doktora tezi seçilir. Üniversitenin geleneklerine göre birinci olan öğrenciler mutlaka ödüllendirilir. Bunun üzerine yetkili Profesör, Nurettin Topçu’nun yanına gelerek durumu anlatır ve ödül olarak neyi istediğini sorar:

- Efendim, bir altın saat mi? Amerika veya Kuzey Avrupa’ya bir mavi yolculuk mu?

Hangisini tercih edecekseniz onu alacaksınız veya o ülkeye ziyarete gideceksiniz!

Nurettin Topçu, kararlı ve gayet kendinden emin bir şekilde bu soruya şöyle cevap verir:

- Hiçbiri değil!

- O zaman ne istiyorsunuz?

- Sorbonne Üniversitesi’nin giriş ve çıkış kulelerinde yirmi dört saat ay-yıldızlı Türk bayrağının dalgalanmasını istiyorum!

- Derhal bu isteğiniz yerine getirilecektir!

Nurettin Topçu kendine yapılan teklife verdiği cevabı duyan herkes hayret ve hayranlık içinde kalmıştır. Vatan ve bayrak sevgisinin gurbet illerde okuyan bir öğrencinin yüreğinde böylesine yüceldiği az görülmüştür. Ayrıca bu olay, onun düşünce yapısını, vatan ve millet sevgisi ile hayat felsefesini yansıtan önemli bir ayrıntıdır.

Öğretmenliği

Avrupa’dan döndükten sonra 1935 yılında Galatasaray Lisesi’nde felsefe öğretmenliğine başladı. Topçu İzmir’de öğretmenliğinin henüz daha dördüncü yılında, Türk düşünce tarihinde önemli bir yeri olan “Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi”ni yayınlamaya başlar. (1939)

Denizli’den sonra İstanbul’a tayin edilen Topçu, Haydarpaşa Lisesi, Vefa Lisesi, Robert Koleji, İstanbul İmam Hatip Lisesi ve İstanbul Lisesi’nde öğretmen iken yaş haddinden emekli olmuştur. Nurettin Topçu, Bergson’dan hareketle hazırlamış olduğu Sezgiciliğin Değeri isimli çalışmasıyla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde doçent ünvanı almıştır.

Milletimizin son dönemde yetiştirmiş olduğu önemli fikir ve aksiyon adamlarından biri olan Nurettin Topçu’nun hayatını, sık sık idealize ettiği mesuliyet duygusunun yoğun baskısı altında Anadolu’da Türk Milletinin yeniden dirilişinin ilham kaynaklarını arayacak, münevver bir zümre meydana getirmeye çalışmıştır. Bu münevver kadroyla aklın saltanatını yönetimde, eğitimde, sanatta ve bilimde hâkim kılacak bir “Türk Rönesansı”nı gerçekleştirme çabası içerisinde olmuştur. Hayatı, bunun mücadelesi ile geçmiştir. Ahlâk alanında doktora yapmış olan Topçu, imanlı, ahlâklı debdebeden ve gösterişten uzak hayatı, doğru bildiğini söylemekten ve yaşamaktan çekinmeyen tavizsiz karakteri ile örnek bir şahsiyettir. Ömrünü her an büyük mahkemenin huzurundaymış gibi hesap vermeye hazır, hiçbir otoritenin etkisinde kalmaksızın milletinin meseleleriyle ve ahlâk dersi vermekle geçmiştir. Sınıfta, öğretmenler odasında, sokakta, camide, evde, konferans salonunda, kısacası hayatın her alanında ve her aşamasında… Kendisine maddenin ve servetin fethini değil, ruhların fethini gaye ettiği gibi, insanlara da onu hedef olarak göstermiştir. Felsefeden sanata, dinden ekonomiye ve eğitime kadar pek çok sahada kendine has tahlilleri, bakış açıları ve önerileri olan Topçu, hem Batı’yı çok iyi tahlil eden, gözlemleyen ve Batı düşüncesini bilen hem de ailesi ve muhiti dolayısıyla geleneksel yapı ve değerleri tanıyan, bilen ender düşünürlerden biridir. Birçok kaynaktan etkilenmiş olan Topçu’nun eserlerinde bu etkilerin izlerini görmek mümkündür.

Başlıca Eserleri

Yarınki Türkiye, İslam ve İnsan, Ahlak Nizamı, İradenin Davası, Mehmet Akif, Felsefe, Büyük Fetih, Devlet ve Demokrasi, Sosyoloji

Yazar istatistikleri

  • 706 okur beğendi.
  • 1.960 okur okudu.
  • 157 okur okuyor.
  • 2.092 okur okuyacak.
  • 60 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları