Ey Han Kang, sen benim içimde açan çiçekleri suladın mı yoksa soldurdun mu, ben anlamadım. Şimdiden söylüyorum, kitap uzun değil ama bu inceleme uzun olacak.
2016 Uluslararası Man Booker ödüllü kitap, gördüğü rüyaların etkisiyle vejetaryen olan bir kadının, şizofreniye ve anoreksiya nervosaya doğru giden bir sürecin içinde yaşadığı delüzyonları ve hem evliliğinin hem geniş ailesinin bu süreçle birlikte kendi içinde nasıl parçalara ayrıldığını anlatıyor.
2002-2005 yılları arasında, evli bir kadının zamanla bir çiçeğe dönüşmesi ve kocasının onu balkondaki saksıya dikmesi üzerinden ilerleyen öyküsünü yazarken Han Kang, ileride bu öyküleri genişletip bir roman yazacağını düşünmüş. Vejetaryen, Moğol Lekesi ve Alev Ağacı bölümlerinden oluşan bu kitap, aslında Han Kang’ın geçmiş zamandaki öykülerine referans vererek ilerliyor.
Şimdi kitabı ilk kez okuyacaklara tavsiyem, beden dismorfik bozukluğunuz ve yeme bozukluğunuz varsa bence kitabı okumayın. Çünkü kitap, et yememe felsefesine dair bir şeyler anlatmıyor; bitki olmak ve doğaya karışmak isteyen bir kadının yavaş yavaş tüm yaşam fonksiyonlarından kendini arındırma sürecini anlatıyor. Karakterimiz et yemeyi bıraktıktan sonra, hayvansal tüm gıdaları da bırakıyor, Daha sonra yemek yemeyi tamamen reddedip sadece “bitki gibi beni sulayın’’ diyor. En nihayetinde “bitkiler konuşmaz ki’’ diyen ablasına kulak verip konuşmaktan da tamamen vazgeçiyor.
Okurken bana adeta bir sanat filmi izletti Han Kang. Lars Von Trier’in Antichrist’i ve Yorgos Lanthimos’un The Lobster filmi geldi mesela aklıma. Sonra bir baktım ki Güney Koreli yönetmen Lim Woo-seong 2009 yılında filmini yapmış bu kitabın. Türkçe altyazılı bulabilirsem izlemeyi düşünüyorum. Kitabı okurken de kadın ağır sanat yapmış be abi dedim. Dedim de bazı yerleri beni çok rahatsız etti. Bu eniştecilik, baldızcılık meselesi beni mağarama geri gönderdi. Kardeşim ben hiç açık değilim böyle şeylere, sanatınıza tükürürüm, saçmalamayın, dedim. Filmlerde daha ağır konuları ve sahneleri büyük bir rahatlıkla izleyebiliyorken, kitaplarda bunlar beni fazlaca rahatsız ediyor. Sanki o yaşanan delüzyonlara ben şahit olmaktan öte, onu okumaya devam ederek onay veriyormuş gibi hissediyorum. Filmde her şey bir anda olurken, kitapta cümle cümle meselenin nereye gittiğini anladığım halde okumaya devam etmek beni çok geriyor ve günahkâr hissettiriyor. Bende okuma deneyimime içkin olarak açığa çıkan bu duygular, gayet tabii yazarın başarısı olarak addedilecek bir durum. Fakat yine de bazı bölümler yüzünden bu kitabı, yakın arkadaşım falan değilse birine öneremem. Beni deli ya da sapık falan sanabilir. Of sanat, sen başımıza ne Allah’ın belası bir şeysin ya!
Han Kang’ın Veda Etmiyorum isimli kitabını okurken de ilk bölümü çok beğenip, ikinci bölümde fazla derinleştiğimi ve donuklaştığımı hissedip, üçüncü bölümde artık hipnotize olmuş ve uyuşturulmuş gibi hissetmiştim. Bu kadın bütün mevsimleri, hava olaylarını insanın iliklerine kadar işliyor yahu. Yani bu ‘betimleme’ deyip geçilebilecek bir şey değil; yazar, karakter üşüyorsa sizi üşütüyor, terliyorsa da sizi terletiyor. Bedene, duyulara, hissiyat ve sezgilere karşı inanılmaz bir algısı var. Bunu her kitabında kanıtlıyor.
Bununla birlikte Han Kang’ın, Güney Koreli bir kadın olarak yakaladığı bu başarılar öyle göz ardı edilebilecek türden değil. Kendisi, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk ve tek Asyalı kadın yazar. Ayakları yere sağlam basan bir kadın olmanın da ne demek olduğunu çok iyi bilen biri. Bunu romanlarındaki kadın karakterlerinde de çok iyi gösteriyor. Ele almış olduğumuz bu kitaptaki erkekler… Neyse uzatmayacağım, sonra adımız erkek düşmanına falan çıkıyor. Asıl odaklanmamız gereken şey, yazarın doğa-ana ve kadın bedeni arasında kurduğu yer yer mitolojik ögelerle dolu sanatsal bağlantı. Babasının şiddetini çocukluğundan beri gören ve kocasının isteklerine hayır dediğinde bile bunun bedelini ağır ödeyen bir kadın olarak, kendi ölümünü doğaya karışma süreci üzerinden tahayyül eden Yonğhe’nin hikayesi çok ilham vericiydi. Bundan sonra ağaçları sularken aklıma geleceksin manyak gacı, sevdim seni.