8/10
·304 syf.··
2025 1. kitabı
Birkaç tanıtımına göz gezdirip “konusu ilginçmiş” diye aldığım bu kitabın, sayfalarından böyle bir kan kokusu yayılabileceğini kim tahmin ederdi? Ben asla. R.F. Kuang, özellikle Amerikan yayıncılık dünyasının ne kadar salyası aka aka avına saldıran aç kurtlardan oluştuğunu her sayfasında ilmek ilmek anlatıyor. İçimdeki editör canavarını öyle güzel doyurdu ki... Belki önüme sadece kemirilecek bir kemik attı Kuang, ama ben o kemiği önce yaladım, sonra yuttum. Tam da o açlıkla şimdi anlatacaklarım uzun olacak, şimdiden uyarayım. Sevgili Juniper, yani bizim Junie... Grandiyöz ile closed narsist arasında gidip gelirken ben bir tökezledim ama o tek bir çizik bile almadı. Yazma tutkusunu ve yazdıklarının ödüllendirilmesi gerektiğine olan inancını anlamak zor değil – editörüm sonuçta, bu cümleleri her gün farklı ağızlardan duyuyorum. Ama onda başka bir şey var: kıskançlık. Öyle içten, öyle derine işleyen bir kıskançlık ki, Athena’yla olan arkadaşlığını bile sadece bu duyguyu beslemek için sürdürdüğünü düşündüm çoğu zaman. Junie kendini duygusal olarak cezalandıran, mazoşist bir karakter. Ruhuna kimse zarar veremesin diye bıçağı ilk kendisi saplıyor. Bunu da kitap boyunca kendi hakkında yazılan olumsuz yorumlara bile saplantılı şekilde takılı kalmasından net anlıyoruz. Kitabın ilk cümlesinde Athena’dan bahsediyor, kendi adını ise ancak 12. sayfada öğreniyoruz. O içten içe kıskandığı kadına dair saplantısını daha en baştan önümüze seriyor. Okur olarak ona hak bile veriyoruz. Athena her şeyi kolayca elde etmiş gibi görünüyor. June ise sektörde haksızca süründürülmüş, itilmiş, görmezden gelinmiş biri. Sonra Athena ölüyor. Gözlerinin önünde boğuluyor. June izliyor. Ambulansı arıyor. Ama sonra... sonra gidip Athena’nın taslaklarını ve notlarını çalıyor. Ve işte burada kopuyor film. Kime ne kadar öfke duyarsan duy, biri gözlerinin önünde can verdikten 20 bilemedin 25 dakika sonra taslaklarını çalmak akla bile gelmez. Tabii June kadar gözü dönmüş bir narsist değilsen. June, Athena'nın yazdığı metinleri yerin dibine sokuyor. Karakterleri çelişkili buluyor, yapısını beğenmiyor ama yine de bu taslağı sahipleniyor. Hatta "Ben daha çok uğraştım", "Zaten o ölmüştü", "Zaten hak ettiğinden fazlasını aldı" gibi kılıflarla metni kendi eseri gibi yayınevine sunuyor. Vicdan azabı mı? Asla. Hatta tam tersi, kendini haklı çıkaracak onlarca bahane buluyor. Athena’ya gelecek olursak... Onun da pek masum olduğu söylenemez. Başkalarının hikâyelerini, kendi sesiymiş gibi yazdığı anlatılıyor. Bu da onu, etik sınırları ihlal eden biri yapıyor. Ama öte yandan, kurgu yazarlığı dediğimiz şeyin doğasında da bu yok mu zaten? Hiçbir yazar sadece kendi yaşadıklarını yazmaz. Fark burada: consent. Yani iznin var mı, yok mu? Athena’nın izinsiz anlatımları onu da hikâye hırsızlığına sürüklüyor. Ve evet, Athena'nın June ile arkadaşlık etmesinin tek sebebi, onun asla kendi seviyesine çıkamayacağını bilmesiydi, bunu sonuna kadar savunacağım. -- Kitap boyunca sektör eleştirisi, ırkçılık, editör cambazlıkları, okuyucu savaşları dönüp dolaşıp hep bu iki kadının kıskançlık ve rekabet ilişkisine bağlanıyor. Geoff, Daniella, Bret, Candice hepsi figüran gibi geçip gidiyor. Olayın özü: Juniper Song Hayward’ın Athena’ya olan saplantısı. Ve şu açık ki, Athena ölmeseydi, June asla başarılı olamayacaktı. Kendi yaratma gücü olmayan bir kadının eserini, yine kendi yaratamayan başka bir kadın sahipleniyor. Edebiyat biraz budur belki – esinlenirsin, eklersin, çalarsın. Ama ölü ve Çinli bir kadının hikâyesini çalıyorsan, linç seni köşede bekliyordur. -- Candice’ın plot twist’i çok konuşuldu, evet. Ama beni en çok şaşırtan şey, June’un onu merdivenlerden İTMEMESİ oldu. Gücü vardı, vakti de vardı. Yapabilirdi. Yapmadı. Çünkü Junie özünde bir korkak. Kitap boyunca hep düşündüğü şeyleri söyleyemeyen biri o. Kabul edilmemekten korkuyor. Reddedilmek onun için bir ölüm. Bu yüzden Athena’dan çaldığı üçüncü eser bile yine korkunun ürünüydü. Artık kendi kelimeleriyle sevilmeyeceğine inanmıştı çünkü. -- Fuang sadece ırkçılığı ve sektörel çürümüşlüğü değil, bir kadının kıskançlık, yetersizlik ve hırs çukurundaki parçalanışını da o kadar canlı, o kadar gerçek yazmış ki... Bazı sayfalarda kendi iç sesimi, bazı satırlarda ise sektörde her gün gördüğüm yalanları okudum. Kanlı, karanlık, karmaşık bir edebiyat sektörü tablosu... Ve ortasında, ancak bir diğeri öldüğünde ancak nefes alabilen bir kadın. Fuang yalnızca bir çalıntı hikâyeyi değil, çalınmanın hikâyesini yazdı. Yalnızca ırkçılığı değil, onun bir sermayeye nasıl dönüştüğünü gösterdi. Yalnızca kadınları değil, kadınların birbirine açtığı mezarları kazdı. Ve sadece Junie'yi anlatmadı... Belki de bizi, seni, beni – yazmak isteyen, sevilmek isteyen, duyulmak isteyen herkesi yazdı.
Sarı YüzR. F. Kuang · İthaki Yayınları · 202513,3bin okunma
·
49 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.