Yaratılanın masumiyeti: Frankenstein
8/10
·272 syf.··
2025 38. kitabı
Jean-Jacques Rousseau der ki: İnsan, doğduğu andan itibaren kötülük veya günah taşımaz; yani doğuştan günahkâr değildir. Bu masumiyeti bozan toplumdur. Frankenstein romanını açıklamak için ihtiyacımız olan her şey bu iki cümlede saklı. Victor Frankenstein 17 yaşına geldiğinde yaşadığı yer olan Cenevre'den ayrılır ve Ingolstadt Üniversitesinde eğitim görmeye başlar. Bu sırada annesi vefat eder. Victor eğitimine devam ederken bilime bakış açısı ve fikirleri oldukça değişir. Önceden simyayla kafayı bozmuşken artık doğa felsefesi ile ilgilenmektedir. Kendine "Hayatın kökeni nedir?" diye sormaktan çekinmez ve öğrendiği gerçek bilim ile simyanın sunma iddiasında bulunduğu sonsuz yaşam düşüncesini birleştirmeye karar verir. Aylar, yıllar boyunca çabalar ve en sonunda yaşam vermek için uğraştığı yaratık gözünü açar. "Uzuvları orantılıydı. Yüz hatlarını güzel olacak biçimde seçmiştim. Güzel! Yüce Tanrım! Sarı cildi, alttaki kasların ve atardamarların işleyişini zor örtüyordu. Saçları parlak siyah ve uzun, dişleri inci beyazlığındaydı; fakat bu zengin görüntü, onun nemli, içinde bulunduğu kirli beyaz yuvalarıyla neredeyse aynı renkteki gözleriyle, buruş buruş yüzüyle, kapkara dudaklarıyla korkutucu bir karşıtlık içindeydi." Victor eserinden iğrenir, ondan korkar, en kötüsü ise ondan nefret eder. Onu bırakıp kaçar gider ve geri döndüğünde yaratığın gittiğini görür. Rahatlar. Tabi bu rahatlama sandığı kadar uzun sürmeyecektir. Korkudan ve dehşetten kendine gelemeyen Victor uzun süre hasta kalır ve yataktan çıkamaz. İyileştikten çok da uzun olmayan bir süre sonra ise babasından bir mektup alır. Kardeşi William öldürülmüştür. Apar topar Cenevre'ye döner. Bu dönüş korkularının ve intikam duygularının asıl tetikleyicisi olacaktır. Victor evine oldukça yaklaşmışken ağaçların arkasında bir figür görür. Bu, görmeyi en son isteyeceği ve bekleyeceği şeydir. "Bir şimşek çaktı ve bir anlığına figürü aydınlattı; devasa yapısından, bir insana yaraşamayacak denli çirkin, çarpık görünüşünden, bunun can verdiğim o sefil, pis iblis olduğunu anladım hemen. Ne işi vardı orada?.." Victor'ın yaratığı görmesi ile onun kardeşinin katili olduğunu anlaması bir olur. Bu düşünceye kuşkusuz inanır. Kardeşinin ölümünden kendini sorumlu tutmaya başlar fakat yaratığa olan nefreti asla kendine duyduğu nefretin önüne geçmeyecektir. … Suçluluk duygusuna katlanamayan Victor biraz olsun huzur bulmak için doğaya sığınır. Dağlara yaptığı bir yolculukta yaratıkla bir kez daha karşı karşıya gelir. Yüzleşme kaçınılmazdır. Yaratık öfkelidir, yorgundur ve intikam duygusuyla doludur fakat hikayesini dinlemesi için Victor’ı zorlar. Anlattıklarından anlarız ki yaratık doğada yalnız bırakılan bir bebek gibidir. Konuşmayı bilmez, gördüğü yerleri veya nesneleri tanımaz. En kötüsü ise kendisine yöneltilen nefretin sebebini algılayamaz. Sadece sevilmek ve kabul edilmek ister ve bunun için sürekli çabalar durur. Binbir zorlukla konuşmayı, insanlar gibi yaşamayı öğrense de insanlar onun gibi sevmeyi öğrenemezler. "Canavar"ın doğasında sevmek varken insanın doğasında nefret vardır. Bunu fark ettiğinde içi yaratıcısına karşı intikam duygusuyla dolmaya başlar. Bu kadar iğrenç, kabul edilemez bir şekilde yaratıldığı için onu suçlar. Victor’a hikayesini anlatırken kinine ağır basan bir isteği olduğunu fark ederiz: biri tarafından kabul edilmek. Yaratık Victor’dan intikam almak yerine ondan "kendisi gibi iğrenç" olan bir eş istemektedir. Böylece bu dişi yaratıkla birbirlerini sevebileceklerdir. Anlattıklarını dinleyince ona az da olsa üzülen Victor bu teklifi — biraz da korkudan — kabul eder. Yeni yaratımı için çalışmalara başlar. … İnsana güvenmek bir hatadır. Yaratık bunu bir kez daha görecek ve içindeki son umudu kaybedecektir. Victor dişi yaratığı var etmenin sonuçlarından korkar ve sözünden döner. Fakat bunun kendi kaderinin sonucunu nasıl etkileyeceğini belli ki yeterince düşünmemiştir. "Ben kendi sefilliğimin içinde sürünürken, sen mutlu mu olacaksın? Tüm duygularımı yok etsen de, intikam duygum kalacak..." Yaratık önce Victor’ın en yakın arkadaşını, ardından ise düğün gününde eşini öldürür. Bu hikayenin sonlarına gelirken belirtmeliyim ki, okuyucuların istemsizce yaratığı Frankenstein olarak adlandırmasının ironisi yüzümüze bir tokat gibi çarpmalıdır. Victor her ne kadar kabul etmese de yaratık onun eseridir, ona aittir ve hep onun adıyla anılacaktır. Bu yalnızca bir isim karışıklığı değil, aynı zamanda bir hakikatin dışavurumudur. Yaratık, Victor’un ellerinde şekil buldu. Ona yaşam sundu, sonra onu yalnızlığa mahkûm etti. Yalnızlık büyüdü, çaresizlik oldu; çaresizlik, öfkeye dönüştü. Victor bir yaratıcıydı ama Tanrı değildi. Belki de en büyük günahı, tanrılık taslamak değildi; bir yaratıcı olup da yarattığı varlığa yüz çevirmekti. Bu günah onun önce sevdiklerinin, sonra kendi ölümünün sebebi oldu. Yaratığı ararken; belki kininden, belki bıktığından, belki de artık sona ermesini içten içe istediğinden, hasta olur ve intikamını alamadan ölür. Yaratığın artık yaşamına devam etmesi için bir sebebi kalmamıştır. Victor’un cesedinin başında haykırır: “İşte orada cansız yatıyor: Bembeyaz, buz gibi. Benden nefret ediyorsun ama senin nefretin, benim kendime karşı hissettiklerimin yanında hafif kalır.” Ve kendi canını almak için oradan ayrılır. Bu hikâyede Mary Shelley belki de bize yalnızca Victor’ın trajedisini değil, yaratılmış olmanın acısını anlatmak ister. Belki de bu hikâye, Victor’un değil; Tanrı’nın bile unuttuğu, terk ettiği tüm varlıkların çığlığıdır. Çünkü asıl korkunç olan, bir canavar yaratmak değildir. Asıl korkunç olan, onu yaratıp da sevmemektir...
Felsefe
Frankenstein ya da Modern PrometheusMary Shelley · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202021,7bin okunma
·
216 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.