Gönderi

Kadın Olmak ve Ayakta Kalabilmek
7/10
·240 syf.··
Beğendi
·
2025 5. kitabı
·
20 saatte okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2025 00:52
Kimsesiz olmak. Kitabın teması. Sessiz ve sakin yaşamın ve her denileni yapmanın getirdiği muazzam düzensizlikle başa çıkma savaşı. Alev Alatlı 1950-1967 yılları arası Kıbrıs (KKTC) ve Yunanistan olaylarını, zor zamanları usta bir kalemle tarihi bir film izliyormuş gibi bir solukta anlatmış Yaseminler Tüter mi, Hâlâ? adlı eserinde. Aslında aynı coğrafya insanlarının (Rum, Türk ve Yunan) kışkırtma ve korku ile nasıl canavarlaştırılabildiğinin de bir göstergesi niteliğinde. Kardeş kardeşe yaşayan iki halk ve Yunan ayrılıkçı tedhiş, gerilla ve terör örgütü EOKA ile altı sürekli altı kazınan, kışkırtılan bir halk ve bu hengamede ortada kalan, sonbahar yaprağı misali bir o yana, bir bu yana, bir öteki yana savrulan Eleni’nin (Naciye) yaşamı anlatılıyor. Eleni aslında bir Rum ama coğrafya fakir olduğu için bir yere sığdıramadakları kızcağızın (çıracık) küçük yaşta başlayan acılarla dolu hayat hikayesi. Yazar dönemin şartlarını o kadar ustalıkla dile getirmiş ki kitabın özellikle başlarında yer alan rumca konuşmaları ve zaman zaman ilerleyen sayfalarda Türkçe karşılığını yazmadan konuşma diliyle yazıp geçmiş. Dipnot olarak açıklama da yazmadan. Bu kitabı daha gerçekçi hale getirirken okuyucu da acaba ne demek istedi diye merak içinde bırakıyor. Öncelikle bu kitabı okuyun ama başlangıç kısmında kitabın biraz ağır ilerlediğini görüp sakın böyle mi devam edecek evhamına kapılmayınız. Çünkü hiç de öyle devam etmiyor. Sizi yaşadığınız odanın içinden tutup çekiyor tam olarak 1950-1960’lı yıllar Kıbrıs’ının içerisine dahi oluyorsunuz. O sokaklar da geziyor, Kıbrıs şivesini öğreniyor, “çiracık da güzelmiş, Napan, nerdesizin be guzum, güzelciktir be gelinimiz” gibi tatlış konuşmalarına şahit oluyor adeta orada nefes alıp veriyor, Kıbrıs’ın Rum ve Türk sokaklarında ilerliyor ve zamanda, geçmişe yolculuk yapıyorsunuz. Yazar dönemin ruhunu tamı tamına yansıtmış. Bu konuda oldukça mahir. Aslında Alev Alatlı’nın tek romanı da bu. Belki de bu yüzden bazı anlam veremediğim noktalar olmuştur. Bazı yerlere nasıl geldiğini ve çocukların ne olduğu, Eleni’nin eşi Arif nasıl oldu da birden bu radikal kararı aldı diye bazı anlamsal eksiklikleri, tamamlamakta güçlük çektiğim noktalar olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Eleni küçük, saf, temiz ve zavallı çıracık. Doğduğun yer kaderindir sözüne bir de doğuran ebeveyn kaderindir sözü ile bütünleştirip, savaş çoğrafyası ise büsbütün bambaşka bir kaderindir cümlelerinin bütününün karşılık bulduğu garip kız Eleni. Olaylar Eleni’nin doğduğu rum mahallesinin tasviri ile başlıyor ve gittiği diğer mahalleler ve Yunanistan’da son bulan sürekleyici, irdeleyici, düşündürücü, zorluklarla dolu bir serüven ile son buluyor. Her gittiği yerde yalnız kalan bir kız, bir kadın ne yapabilir? Korumasız ve savunmasız bir dişi nasıl hayatta kalabilir? Sorularını kendi kendinize sorun. Bir empati yapın ve insanlığınızdan utanın birazcık. Aslında her çoğrafya da kadın güçsüz ve arka planda görülen bir insan figürü rolünde. Medeniyet dediğimiz şey eşit muamele ile kendini gösteren bir farkındalık. Ama her yerde kadın ve kızlar eşit ve adil bir muamele görmüyor maalesef. Kimi yerde az, kimi yerde çok örselenmiş ve ikinci sınıf insan muamelesi görmüş. Erkek dediğimiz cinsi beşerimiz ise maalesef kadını bir zevk nesnesi olarak görmesinden mütevellit başlangıçta şirinlikler yaparak kızın gönlünü almış sonrasında terk edip, işini bitirip gitmiş. Neden bu durum böyle? Kadın sadece seks ve zevk aracı mı? Elbette hayır! Ama bunun böyle görüldüğü bir çok toplum şu anda bile her yerde var. Aslolan insan olarak görmek ve herkesi kabiliyeti nispetinde derecelendirmek ve ona göre roller vermek olmalı. Ama maalesef ki kadının yeri ve cinsel tatmin duygusu her işimiz de karşımıza çıkıyor ve kimi zaman da bu bakış açısı istismar edilerek kadınlar toplumda yalnızlaştırılıyor. İşte Eleni de tam da bu durumu yaşayan bir figür olarak kitap da bizimle birlikte ilerliyor, onunla hayatı yaşıyor ve onunla birlikte maceralara sürükleniyoruz. Bir düşünün kendinizi. Kız olarak dünyaya geldiniz ve dilini dahi bilmediğiniz bir coğrafyaya bırakılıp terk edilip, bir başınıza kaldınız. Neler hissederdiniz? Tek bir dost-akraba-kardeş yok! Yalnızsınız ve hayat devam ediyor, yaşamak zorundasın. Ne yapar, nasıl hayatta kalırdınız? Aslında klavyenin karşısına geçip, şu an ki tecrübeniz ve bilgi birikiminizle işte şöyle savaşır, böyle savaşır, yılmaz, azimli durur, çok çalışır ve çok başarılı olurdum şeklinde beylik cümleler kurabilirsiniz ama gerçek hayatta işler öyle ilerlemiyor. Çünkü etrafınız azman ve azgın erkeklerle çevrili. Deyim yerindeyse Masai Mara’da aslan, çakal ve sırtlanların boy gösterdiği bir coğrafyada taze bir ceylan yavrususunuz. Şimdi bir daha düşünün. İşte bu kadar zor. Kadınların hak ettiği insanca değeri veren toplumlar ayakta kalacak ve geleceği inşa edecektir. Kadınların insanca ve adil muamele gördüğü toplumlar huzuru bulacaktır.
İnsan ve Toplum
Yaseminler Tüter mi, Hâlâ?Alev Alatlı · Kapı Yayınları · 2024819 okunma
··
109 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.