Çok etkileyici bir isme sahip bu romanımızın bahsettiği 3 İstanbul, İstanbul’un Üç Dönemini temsil ediyor.
İlk İstanbul, 1877 Osmanlı – Moskof (yani Rus) Savaşı’nın, yani 93 Harbi’nin daha doğru bir ifadeleyle hezimetinin diyeyim. Çünkü Ruslar İstanbul’da Yeşilköy’e, o günkü adıyla Ayestefanos’a kadar girmiş hatta orada anıt inşa etmişler, bu anıtı da taa 1914’te Enver Paşa bombayla yıktırıyor, filme kaydettiriyor, ülkemizin ilk sinema filmi olarak geçer. İşte bu hezimetin ardından II.Abdülhamid’in meclisi kapatmasıyla başlayan ve 30 yıl süren “İstibdat” dönemi İstanbul’u,
İkinci İstanbul, 1908 yılında İttihat ve Terakki Cemiyetinin bir takım harekâtları ile (buralar çok detaylı kendiniz araştırabilirsiniz.) Abdülhamid’e Meclisi tekrar açtırdığı, 1909’da Harekât Ordusu ile Abdülhamid’i tahttan indirdiği, Ocak 1913’te Bab-ı Ali Baskını ile hükümeti ele geçirdiği, 1918’deki 1.Dünya Savaşı yenilgisine kadar süren İttihat ve Terakki İstanbul’u.
Üçüncü İstanbul ise, 1918, Cihan Harbi yenilgisinin ardından, Ankara Hükümeti ordularının 1923’te İstanbul’a girmesine kadar süren İngiliz İşgali altındaki Mütakere yılları İstanbul’u.
Bu dönemlerin tamamında bulunmuş, bulunan diğerlerini de yakından tanıyan bir adam olarak Mithat Cemal Kuntay, bu tek romanında yaklaşık 50 karakteri tüm bu dönemlere harmanlayarak okuyucuya sunuyor. Zaten kendisi romanın amacını şöyle anlatıyor:
“Romanımda bilmediğim ve görmediğim hiçbir şeyden bahsetmedim. Bu üç devri, ev ve insan örneklerinde göstermek... İnsanlar evleri ile karmakarışık dururlarsa bir devri çok güzel ifade ederler. İstanbul’da on onbeş prototip ev tanırım… Bunları çizdim.”
Romanın ana karakteri Adnan, benim bugüne kadar Türk Edebiyatında okuduğum en çıplak, eğrisiyle doğrusuyla, tüm fikirleri, tüm hatalarıyla verilmiş en şeffaf karakter.
Adnan, babası şehit olduktan sonra çocuk yaşta balkanlardan İstanbul’a göç etmiş bir muhacır. Anası verem hastası, aksarayda derme çatma bir evde yaşıyorlar. Sabah gazetesinde yazıları var, Yıkılan Vatan adında da bir roman yazmaya çalışıyor. Arkadaşları dostları var, hepsi bir ucundan Abdülhamid’e düşman. Bunlar ara sıra saraya çok yakın ancak muhalif kesime de yakın olmak isteyen Hidayet Bey’in konağında toplaşıp tartışıyorlar. Hatta Hidayet, 2.Abdülhamid’in, zamanın yeni icadı olan kibritle oynarken elbisesi alev alıp yanarak vefat eden 8 yaşındaki kızı Ülviye Sultan ile evlendirilecekmiş. O kadar yakınmış yani saraya.
Hidayet’in konağına gelenlerden, mesela Tevfik Hoca var, 93 Harbinde 2 kardeşi şehit olduğu için Abdülhamid’e düşman, vatanın ona borcu olduğunu düşünüyor. Şair Raif var, bu, bizim bildiğimiz Mehmet Akif Ersoy’un romandaki adı. Yazar Mithat Cemal Kuntay kendisiyle çok yakın arkadaş zaten, biyografisini de yazmış. Mehmet Akif’in Abdülhamid’e düşmanlığı biliniyor, bununla ilgili 10larca video var youtubeda, sizler de bakabilirsiniz.
Dağıstanlı Hoca var, “Hadis-i Buhariyi yaktığı ve frenk gömleği giydiği, aslında batı hayranı olduğu halde yalancı dindarlık yaptığı için” Abdülhamid’e düşman. Hatta dindarların bu sözlerine şaşırıyor Adnan, demek Buhari’yi yakmamış olsa, Rumeli’yi savaşsız düşmana teslim etti diye kimse kızmayacaktı diyor.
Yine toplantıda biri “Abdülhamid olmasaydı, Osmanlı çoktan taksim edilmişti diyince, Adnan, Memleketin zaten neresi kaldı? Ereğlide kömür Fransız, Haydarpaşada demir Alman, Yalnız Yemen’de dökülen kan Türk’ün.” Diye çıkış yapıyor. Hidayet de konağında her görüşten adamın memleket konuşmasına bayılıyor.
Adnan, Hidayet sayesinde istibdat döneminde bir yandan Saray’ın Maliye Bakanının kızına, Genelkurmay başkanının kızına özel tarih ve edebiyat dersleri verirken, bir yandan da İttihat ve Terakki için çalışıyor. Burada Adnan’ın 2 farklı yolu var. Kitabı başarılı bir roman yapan da bu yollar zaten. Diğer türlü olsaydı, bir tarihi romandan öteye gidemezdi. Romanda Adnan, tam bir kadın düşkünü, kolay anlaşılması bakımından siyasi sürecini farklı, kadınlarla ilişkilerini farklı ele alacağım.
Adnan’ın hayattaki açgözlülüğe varan hırsı, siyasi süreçte olduğu gibi kadınlar üzerinden de veriliyor. İnanılmaz cesur bir şekilde yazar, karakterini kayırmadan veriyor bize bunları. Dinsizlik, lezbiyenlik, aldatma, adam satma her şey isim isim çok açık bir şekilde anlatılıyor. Hayat kadını Filareti, Bir tanıdığının karısı Çıbanlı Zehra, Felçli kalmış bir adamın karısı Macide, yakın arkadaşının karısı Raşel, bunlar Adnan’ın öylesine takıldığı kadınlar. Hatta Macide’den çocuğu oluyor, bilmiyor bile.
Bir de evlenmek istediği kadınlar var. Bu evlenme kararı zaten hayatının yönünü belirleyen şey oluyor. Ders verdiği Maliye Nazırı’nın çok gururlu, hakiki Türk kanı taşıyan kızı Süheyla var. Ancak Adnan, Süheyla’ya diğer kadınlar gibi yaklaşıyor, odada ders verirken öpmeye çalışıyor. Tabii Süheyla çok sert bir şekilde reddediyor. Hâlbuki Süheyla, Adnan’a çok âşıktı. Bu hareketi yüzünden evliliği bozuluyor. Adnan buna hiç üzülmüyor hatta seviniyor çünkü zaten aklında başka bir kadın var. Genelkurmay yani Erkan-ı Harp Müşirinin kızı Belkıs. Belkıs ama evli, hem de çok yakışıklı, çok sevilen biri olan Miralay Hüsrev’le. Ama Adnan sinsi ve hırslı. Sarayla yakın olan bu Avrupai ailenin devrimden sonra nasıl olsa eline düşeceklerini biliyor.
Hikaye boyunca karşımıza çıkacak kadınları tanıttıktan sonra, 2.İstanbul’a, İttihat ve Terakki dönemi İstanbul’una geçelim. Ahali, Abdülhamid’den kurtulduk, artık her şey düzelecek derken işler Abdülhamid’in olduğundan daha bile kötü hale geliyor. Başta Adnan olmak üzere parti içindekiler kendilerini zenginleştirmeye uğraşıyorlar. Neredeyse tüm savaşlarda kötü kararlar alıyorlar.
Aslında Dağıstanlı hoca, Adnan’ı uyarıyor. “Bak diyor evladım, bu halk fikriyle değil gözleriyle görür. Hiç değişmemeniz lazımdı. Ben senin yerinde olsaydım, Aksaray’daki evi bırakıp kendime böyle şatafat içinde bir konak yaptırmazdım, diyor. Birinci tehlikeniz, Fatih’teki sarıklılarsa, ikinci tehlike sizsiniz. “
Nitekim dini gerekçelerden endişe eden binlerce kişi İstanbul’da ayaklanıyor. Ayaklanmalara Abdülhamid sessiz kalınca apar topar Selanik’te kurulan Harekât Ordusu İstanbul’a geliyor ve ayaklanmayı bastırıp, Abdülhamid’i tahttan indiriyor.
İttihat ve Terakki devrimini hem korumuş hem sağlamlaştırmış oluyor. Bu arada meğerse çok partili seçimlere taa Osmanlı’da girmişiz biz, 1911’de İttihat ve Terakki’ye muhalif Hürriyet ve İtilaf adında bir parti kuruluyor. Hatta seçimleri kazanıyorlar bile, tekrar erken seçim falan derken.. bu şekilde istediği gibi hareket edemeyen İttihat ve Terakki Cemiyeti “Bab-ı Ali Baskını” adını verdiğimiz askeri bir darbe düzenleyerek hükümeti tek başına ele geçiriyor. Ardından 1.Dünya Savaşı…
Tam bu tek eline alma döneminde Şair Raif, yani Mehmet Akif Ersoy, --bu arada kitapta yalnızca 2 tane onurlu karakter var biri Raif, diğeri de Süheyla--. Şair Raif gelip diyor ki; çok haklı olarak; “5 cephede yüz binlerce Türk çocuğu, siz zengin olun diye mi 19 yaşında ölüyor.” Zenginleştiği dönemde Adnan’la arasını açıyor.
Adnan, Belkıs’ı kocasından boşatıp onunla evleniyor. Bu kez ahali Adnan’ın konağında toplanmaya başlıyor. Hidayet’in konağındaki Abdülhamid tartışmaları, Adnan’ın konağında İttihat ve Terakki tartışmalarına dönüşüyor. Ermeni meselesini soruyorlar mesela, Adnan bir Ermeni’nin yazısını okutuyor. Burası çok çarpıcıydı. Günümüze de ışık tutar bir durumu vardı.
Mektupta Ermeni diyor ki: “Ben Hayk soyuna mensubum. Hayık’ın Aram'ın dilinde konuşurum. (Süryanice bu) Ey Ermeni çocuğu, sen Vartan’ın soyundansın. Ey Ermenistan’ın güneşi, bahar geldi.” Bunun gibi birkaç mektup daha gösteriyor. Yani Ermeniler ayrılıkçı politika izliyor. Vatanı bölmek istiyorlar. Sebebi budur diyor.
Yine Adnan’ın konağındalarken bir Binbaşı geliyor. Sarıkamış’tan haber getirmiş. 32 bin askerimiz şehit olmuş. Ve çocukluğundan beri ilk kez ağlayan bu binbaşı, kızgın bir şekilde: “Asker karlı arazide 25 kilometre yürür, Enver Paşa 45 kilometre yürüttü askerimizi diyor.” Adnan: “Caanım efendim, Alman askeri 60 kilometre yürümüştü, bir şey olmadı” diye savunmaya kalkınca, Binbaşı : “Bey, Almanlar Marne meydanında yürüdü, Türk Askeri Allahu Ekber dağlarında! Sarıkamış 90 bin şehide mal oldu. Bu çocuklar doğu illerimizden yayla çocuklarıydı. Uzun boylu geniş omuzlu aslan gibi Türk çocuklarıydı. Az millet Allah’ına bu kadar dinç ölü göndermiştir.” diyor.
Tabii tüyler diken diken, Adnan Enver Paşa’yı merak ediyor. O da Sarıkamış’taydı. Binbaşı diyor ki: “ Kaçtı. Erzurum Valisi kızak ayarladı. Sonra da Alman askeriyle birlikte otomobile binip İstanbul’a gittiler. Otomobil gece gündüz yol yaptı. Şoför uyumasın diye ağzına çikolata soktular. Felaket haberinden önce İstanbul’a varıp, aleyhinde bir cereyan çıkmasın diye çabuk olmaları lazımdı.” diyor. Yorumsuz…
Birinci Dünya Savaşı bitiyor. Sevr hazırlanıyor. İngilizler İstanbul’a girip, ne kadar İttihatçı varsa sürüyorlar partiyi dağıtıyorlar. Adnan da dâhil, Adnan sürgünde verem oluyor. Annesi vefat ediyor, Annesinin cenazesini, “Şair Raif” Mehmet Akif kaldırıyor. Sürgünden döndüğünde de ona Süheyla bakıyor. Avukatlık yapmaya çalışıyor ama yazıhanesine hiç kimse gelmiyor. Sonunda bir dava geliyor. Verem olduğu halde varını yoğunu bu davaya veriyor ve yalancı şahitlerle birlikte, 17 yaşındaki genç bir çocuğa yaşını büyüterek idam cezası aldırıyor. Ve bu çocuk kim çıksa beğenirsiniz? Adnan’ın bilmediği, Macide’den olan oğlu…
Adnan artık bitik. Ülke işgal altında, milli mücadele başlamış. Sokakta zehir gibi bir soğuk, çamur ve işgal askerleri var. Ama çevresine bakıyor, İstanbul’un elitleri hiçbir şeyi umursamadan baloda dans ediyorlar. O an anlıyor. Gidiyor, son parasıyla “Kalpak” alıyor.
Son günlerine kadar kendisini Ankara’dan çağırmalarını bekliyor. Ama o çağrı bir türlü gelmiyor. Veremden ölüyor ve hiçbir zaman giyemediği kalpağı, Süheyla tabutuna koyuyor. Adnan vefat edince öğreniyoruz ki, Cumhuriyet kurulduğunda çıkan af sonucu Adnan’ın bilmeden idama gönderdiği oğlu da kurtulmuş. Yani Adnan’ın oğlunu da cumhuriyet kurtarmış. Adnan’ın ömrü boyunca yazmaya uğraşıp bitiremediği kitabı toplamaya giden Süheyla, müsveddelerin arasında Belkıs’ın fotoğrafını görünce fotoğraf, mektup, kitap dâhil her şeyi yaktırıyor. Roman da böylece bitmiş oluyor.
Yazar Mithat Cemal Kuntay, gerçekten çok entelektüel biri olduğunu kitapta ciddi şekilde hissettiriyor. 1934 yılında yazdığı bu romanda Tolstoy’dan, Voltaire’den, Dante’den, Victor Hugo’dan, Balzac’dan, Namık Kemal’den, Mesnevi’den, Hadis-i Buhari’den, İbn-i Batuta’dan, Kamelyalı Kadın’dan, Karamazov Kardeşler’den hatta Freud’dan bilinçli şekilde bahsediyor. Süheyla rüyasında artık büyümüş oğlunu dudağından öptüğünü görüyor, uyandığında elinden Freud’un kitabı düşüyor mesela. Ödipus kompleksini, gerçi biraz tersten bir ödipus kompleksini kitabına damıtmış Mithat Cemal.
Sadece edebiyat, psikoloji de değil; sosyolojik olarak da, başa geçen her yeni iktidar biçiminin kendi elitini, kendi sosyetesini, kendi dalkavuklarını yarattığını ve nereden gelirlerse gelsinler, bu elitlerle halk arasında her daim bir uçurumun olduğunu çok güzel göstermiş. Her gelen iktidarın, hangi ideolojiye dayanırsa dayansın, sonunda çıkar ilişkisine döndüğünü, varlığını ve imkânlarını korumak için her türlü ahlaksızlığın yapılabildiğini çok güzel göstermiş.
Asıl sorunun fikirlerde, ideolojilerde olmadığını... iktidar, ve sınıf kavramının kendisinde olduğunu çok güzel göstermiş. Çünkü hayatının baharındaki yayla çocukları, Türk çocukları Yemen’de çölde, Allah’u Ekber dağlarında donda can verirken, bu elitlerin, en vatanseverlerinin bile tek yaptığı yine sıcak evlerinde zaferlere sevinip, yenilgilere üzülmekti. Padişah döneminde de balo yapıyorlardı, ittihat ve terakki döneminde de, İngiliz işgalinde de. İşte bu kitap, bu elitlerin çürümüşlüğünü, yozlaşmışlığını en şeffaf biçimde göstermesiyle benim kalbimde önemli bir yere yerleşmiştir. Oğlak yayıncılığa da kusursuz baskısı sebebiyle teşekkür edelim. Zaten 20.baskısını yapmış.
Videolu inceleme için youtube linkim;
ytbe.one/Owqo2hwm-Is
Üç İstanbulMithat Cemal Kuntay · Oğlak Yayıncılık · 20203,385 okunma