·212 syf.····Okunma: 26 Haziran 2025 19:50 Roman, kızları Pacsirta’nın bir haftalığına şehir dışına gitmesiyle, anne ve babasının geçirdiği yedi günü anlatır. Pacsirta, kızlarının gerçek adı değil; “tarlakuşu” anlamına gelen bir lakaptır. Peki, neden bu lakapla anılır? Çünkü kızlarının, 35 yaşında hâlâ ailesiyle yaşamasına sebep olan bir “kusuru” vardır: çirkinlik. Öyle bir çirkinliktir ki bir yuva kuramaz; onu gören herkes içten içe “zavallı” der, hatta ailesi bile yüzüne uzun süre bakamaz. Böylece bu üç kişilik aile, dünyadan kopuk, içine kapanık bir yaşam kurar kendilerine. Evden çok nadir çıkar, hiçbir sosyal ortama karışmazlar; her zaman birlikte, sessiz bir kabulleniş içinde yaşarlar. Bu yüzden Pacsirta’nın evden gitmesi, anne-baba için çok büyük bir olaydır.
İlk gün, büyük bir boşluğa düşerler. Ne yapacaklarını bilemezler; çünkü evdeki tüm düzen kızları tarafından yürütülmektedir. Yemeklerini bile o yapıyordur. Şimdi ise “o iğrenç lokanta”da yemek yemek zorundadırlar. Çekinerek giderler, ve orada olmaları çevrede şaşkınlık yaratır. Ancak yemekleri bayılarak yerler ve uzun zamandır görüşmedikleri arkadaşlarıyla yeniden kaynaşmaya başlarlar.
Kızlarının gölgesinde geçen yıllar onları yaşlandırmış, hayattan koparmıştır. Ama şimdi, Pacsirta’nın yokluğunda yeniden hayata karışmış, adeta gençleşmiş ve güzelleşmişlerdir. Baba, eski arkadaşlarının arasına döndüğünde, sanki burada olmadığı yılları bir uykuda geçirmiş ve şimdi bıraktığı yerden devam ediyormuş gibi hisseder. Üzerini kaplayan o sert kabuk kalkmıştır. Tiyatroya giderler, gezmelere katılırlar, akşam yemeklerinde sohbet ederler. Böylece bir hafta geçer.
Sonunda Pacsirta’nın dönme vakti gelir. Onun gelişiyle birlikte şehre adeta sonbahar iner. Her şey solar, kararır. Pacsirta yanında tel zindanda bir güvercin getirir; o da tıpkı kendisi gibi çirkindir. Ve bu üç kişilik aile, kendi tel zindanlarında yaşamaya devam etmek zorundadırlar.