Hiçbir zaman öne çıkmak istemedim, ama hep kendi derime sığamadığımı, benden bir şeylerin dışarı taştığını hissettim. O şeyin dünyayla uyumsuz bir ölçüsü var. Bunun ne olduğunu, neden böyle olduğunu hiç anlamadım. Sadece, uyum sağlama yönündeki ömür boyu çabamın her gün yeniden başarısızlığa uğradığını izliyorum. Başkalarının başarabildiği şeyi başaramadım - yani uyum sağlamayı, insanlığa karışmayı. Ancak vazgeçip sekiz milyarın arasına girebileceğime dair umudumu yitirdiğimde, farklılığımı nihayet tanımlayabildim: olağanüstü derecede sıradanım, vasatlığımda istisnaiyim, başkalarından tamamen farklı bir biçimde sıkıcıyım.
Ama artık bu dünyada kendini bulamıyordu. Nerede olduğunu henüz bilmiyordu ama orada değildi artık. Sanki yalnızca kumdan ibaretmiş gibi içinde dışarı döküldüğü bir delik açılmıştı. Kendinden dışarı dökülüyor, etrafındaki dünyada çözünüyor, dağılıyordu; keskin dağ rüzgârı onu her yana savuruyor, geri dönüş ihtimallerini yok ediyordu. Odaklanamıyordu, daha önce kendine ait saydığı her şeyden kuşku duymaya başlamıştı.