Gönderi

9/10
·64 syf.··
Beğendi
·
2018 37. kitabı
Pek çok okurunun da dile getirdiği üzere, yazar Stefan Zweig’in en belirgin özelliklerinden biri; okuyucunun hikayelerdeki “hayali” karakterlerde, kendinde mevcut olan “gerçek” sıfatları kolaylıkla bulabilmesi. Daha sonra kendi düşünce hayatına bu hayalleri şablon olarak alarak, kendiyle ilgili birtakım sonuçlara varıp, çıkarımlar ortaya koyabilmesi. Yazar bu sorgulatmayı öylesine doğal ve akıcı bir şekilde yapıyor ki, okuyucu hikayenin heyecanından dolayı, bazen kendi hayatıyla ilgili çok değerli olabilecek bu tarz çıkarımlar üzerinde derinlikli bir şekilde düşünmeyi es geçebiliyor. Örneğin, bir çok inceleme paylaşan okuyucu, hikayelerin nasıl bittiğine odaklanmış, orada takılı kalmış. Ben bu odaklanmanın yanlış olduğunu ve hikayelerin derinlemesine çok daha fazla irdelenmeyi hak ettiklerini düşünüyorum. Bazı hikayelerin bende uyandırdığı ufak düşünceleri paylaşmak isterim. * Kitabı okumadıysanız devam etmeyin lütfen * AY IŞIĞI SOKAĞI: Hepimizin hayatında çok değer verdiği, çok önemli kişiler vardır. Anne, baba, eş, sevgili, dost, çocuk ya da bir başkası gibi. Bu çok değerli yakınlarımızı öylesine önemser ve sahipleniriz ki, onların bazen kılına zarar gelmesin diye çok rahatlıkla ölümü göze alabiliriz. Ama günlük yaşamın rutin akışı içerisinde bu “değerliliği” es kaza unutarak, insani zaaflarımızın etkisiyle hiç olmayacak, absürt, hatalı işler yapar, bu müthiş değer verdiğimiz insanları yaralarız, kırarız, incitiriz… Kimi zaman ve hemen, bundan çok pişman olur karşımızdaki insanın gönlünü alarak kırılan bu elmas porseleni tutkallamaya çalışırız, kimi zaman ise parçalar artık bir araya getirilemez olmuştur ve, malesef, artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Bu hikayedeki koca da, karısına aşık, onsuz yapamıyor, onu çok seviyor ve onu takıntıya varacak seviyede sahipleniyor. İroniye bakın ki, bu büyük sahiplenme, malesef zavallı kadının sonunu getiren acı sebep oluyor, adamın da elbette… Peki ama karısını bu kadar seven bir erkek, nasıl olur da bu güzel tabloyu, ölümle, cinayetle sonlandıracak noktaya kadar ileri gidebilir. Cevap, hepimizin hayatında var olan çok sıradan bir gerçeklikler yumağı: insanız, ve zaaflarımız var… Kimi zaman aç gözlülük, kimi zaman cimrilik, bazen aşırı kıskançlık, bazen ilgisizlik, bazen hüküm kurma isteği ve daha aklınıza kendinizden/kendimizden ne geliyorsa… Bunlar hepimizde olabilecek çok sıradan vasıflar. Ama hikayedeki bu güzel evliliğin sonunu getiren de tam olarak bu basitlikler oluyor. Karısını bu derece seven bu adam, basit ruhluluğunun da etkisiyle, onunla eşit olmayı kabullenmiyor, eşini kendine aslında “eş” görmüyor. Ne zaman eşi para isteyecek olsa, kendisine minnet duyması için adam onu rencide etmekten çekinmiyor, bundan utanmıyor. Yine mal biriktirme ve mal koruma gibi sefil bir insan sıfatı neticesinde, onu, çok sevdiği eşini, hasbelkader tekrar bulduğunda… Yine kaybediyor, bu kez sonsuza kadar… Bu kadar büyük bir sevginin böylesine aptal bir iki sıfattan dolayı yok olması tabloya uzaktan baktığımızda inanılmaz gözüküyor. Ama o tablodaki sıradan bir fert olduğumuzda, ne kadar kolay olduğunu hepimiz kendi hayatlarımızdan çok iyi biliyoruz. Kadın tarafından baktığımızda ise, o da bir gurur patlamasıyla eşini ilk defa terkettikten sonra, ikinci bir araya gelmelerinde bu kez kocasındaki iğrenç pintilikten ve kabalıktan tiksinme neticesinde, onu ebediyen terk ediyor. Ve gururu ile hareket edip, belki ilk etapta gerçekten doğru bir yönelim olsa dahi, günün sonunda, ironik bir şekilde bir kadın için en onur kırıcı mesleğin pençesine düşüp, hayat kadını olarak insani manada değer kaybediyor. Hikaye, barındırdığı manalar itibariyle, bize şunu bir kez daha ispatlıyor: İnsan gerçekten de çok zayıf bir varlık. Çok temel ruhsal zaaflarına engel olamadığı için, kendisine çok ciddi zararlar verebilecek yollara bizzat kendisi yol verebiliyor. Yaptığı hatayı çok kısa bir sürede anlayabiliyor o harika(!) aklı sayesinde, ama, hasarın onarılması mümkün olmadığında, en başa dönme gücüne kadir olmadığı için, ruhunu kendi elleriyle o müebbet karanlığa hapseden hakim de yine bizzat o olmuş oluyor. LEPORELLA: “İnsan ne için yaşar?” Tolstoy’un, bir kitaptan çok daha öte, hayatı boyunca cevabını bulmaya çabaladığı bu can alıcı sorunun cevabını; düşünme vasfını ıskartaya çıkarmış, robotlaşmıs bir temizlikçi kadından, Leporella’dan beklemek çok naif olurdu elbette… Bu, hayatını makineye çevirmiş, irade gibi bir cevheri kaldırıp çöpe atmış, sevginin olağanüstü gücünden haberi dahi olmamış basit varlık, bir gün “beyefendi” sinden, o, daha önce hiç keşfetmediği “sevgi” nin, “ilgi” nin tadını aldığında, hayatının artık eskisi gibi olamayacağını henüz bilmiyordu. Kaldı ki bu “ön gösterim” sevgi ve ilgi yok olunca, onun ruhu da aslen yok olmuş ve bedenini artık istemediğini sulardaki cansız yansımada herkese bildirmişti. İnsan için hayatta sevgiden daha değerli bir kavram var mı? Fakir bir insan, daha çok para kazanma arzusuyla işine gücüne aşırı derecede odaklanabilir. Ama bu kazanmaların asıl amacı nedir, ne için kazanacak bu insan bütün o herşeyi? Sadece nefes alıp daha çok yaşayabilmek için mi? Yoksa daha yüksek standartlı, daha keyifli, daha güzel bir hayatta keyif sürebilmek için mi? Yoksa kendi hayatını feda edip, çocuklarına hatırı sayılır mal mülk “ganimet” bırakabilmek için mi? Yoksa ya da… Kazandıklarını paylaşabileceği, onu seven, ona değer veren, onun da sevdiği değerli insanları mutlu edebilmek, onlarla güzen anlar yaşayabilmek, onlara güzel anılar hediye edebilmek için mi? Yazar bizlere “En çok neye değer veriyorsun? Ne için canla başla para kazanacaksın? Hedefin nedir?” sorularını çarpıcı bir şekilde yöneltiyor. Ve kendi içimizde bir kere daha bu önemli konuları ele almaya zorluyor bizleri.
Edebiyat
Amok KoşucusuStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2021134,6bin okunma
·
18 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.