Puan vermedi·140 syf.····Okunma: 20 Mayıs 2025 00:00 "SARI"
"Yaşamak, mümkün olana inanmaktır."
Ama ya yaşarken geride hiçbir mümkün kalmadıysa?
Ya da o mümkün dediğimiz şeyin, çok önceden elimizden alındığını fark edersek?"
Kendini bir hastane odasında, büyük bir kazadan sağ kurtulmuş tek kişi olarak bulan bir adamın öyküsüyle başlıyor her şey. Dışarıdan bakıldığında mucize gibi görünen bu olay, aslında içsel bir felaketin kapısını aralıyor.
Bir gümrük müdürü, bir devlet görevlisi, bir baba belki ama en çok da sıradanlığın içinde kaybolmuş bir insan. Çok büyük bir kazadan yalnızca kendisi kurtulmuştur. Hayatta kalmış olabilir ama yaşamın kıyısında, neredeyse hiçbir şeye sahip olmadığını fark ettiğinde gerçek yüzleşme başlıyor: Kendisiyle.
Herkes onun yaşamasını bir mucize olarak görürken, o kendisine şu soruyu sormaktadır: "Bu mucizeyle ne yapacağım?"
Yaşamak, sadece nefes almak değildir. Hele ki geçmişin, sevgi yoksunluğunun ve içi boş rutinlerin gölgesinde bir ömür sürmüşseniz, hayatta kalmak bazen en ağır cezaya dönüşebilir. Adamın hikâyesi burada başlar.
Kendisinden başka herkesin öldüğü o kazadan sonra, hayatını değiştirmek istemiştir. Fakat dönüp etrafına ve içine baktığında, elinde değiştirecek hiçbir şeyin kalmadığını fark eder. Ne bir hayal, ne bir dost, ne bir duygu… Ve bu fark ediş onu öfkeye sürükler. Kendine, geçmişine, hayata öfkelenir. Bu öfkesi geçip gitmez onunla birlikte kalır, büyür, şekil değiştirir.
Derken tuhaf şeyler olur: Adam yaptıklarını hatırlamamaya başlar. Boşluklar oluşur zihninde, süreksiz zamanlar… Gerçeklik yavaşça bükülmeye, akıl ve bilinç sınırları silinmeye başlar.
Çocukluğundan beri sevgisiz büyümüş bu adam, hayata hep eksik başlamıştır. Sevgi yokluğu sadece bir eksiklik değil, bazen bir delilik zeminidir. İnsan sevilmediği için değil, hiç sevilmediğini düşündüğü için kötülüğe meyleder. İşte bu adam da, hayatta kalmasının yükünü taşıyamadığında yavaş yavaş başkalarına zarar verebilecek birine dönüşmeye başlar. Bu dönüşüm sadece bir "çürüme" değil, aynı zamanda bir arayıştır. Çünkü tüm bu deliliğin içinde, geçmişte bir yere, bir “sebebe” tutunma arzusu vardır. O sebep, belki de çocukluğundan kalan silik bir anı, sarı bir kazak, bir soba, bir sestir.
İşte burada karşımıza “Sarı Sebep” çıkar. Adamın yolculuğu boyunca aradığı, anlamını ve varlık nedenini yüklediği, bütün bu kaosun merkezinde duran simgesel bir iz.
Varoluşunu yavaşça eritir ama bir tek şeyi, Sarı Sebep'i korur.
O sarı, sıradanlığa inat bir hatıradır. Belki bir çocuk resminde kalan sıcaklık, belki sadece bir sesin tonu, belki de hiç yaşanmamış bir anının uydurulmuş rengi… Ama her neyse, adamı hayatta tutan tek şey odur. Ve sonunda bu "sebep", onun deliliğine bile anlam katar.
Sıradan hayat, bazen nihai yenilgidir.
Çünkü sıradanlık, mümkünün yası tutulduğunda başlar.
Ama ya o yas reddedilirse?
Ya adam “ben hâlâ mümkünüm” diyerek kendini yeniden yazmak isterse?
O zaman karşımızda sadece bir gümrük müdürü değil, varlıkla yokluk arasındaki çizgide yürüyen bir adam vardır. Sevgi yoksunluğunu haykıran, kendine zarar veren ama hâlâ bir "sebep" uğruna arayışta olan bir insan.
Ve o insan, belki de hepimiziz.
Bu hikâye sadece bir kazadan kurtulan bir adamın değil, hayata geç kalmış herkesin hikâyesidir. Sevginin yokluğunda büyüyen, sıradanlığa mahkûm edilen, ama hâlâ içinde “Sarı Sebep” gibi bir iz taşıyanların öyküsü…
Kim bilir, belki de hepimizin bir “Sarı Sebebi” vardır. Kahramanımız, geçmişinde saklı bu sarı nedeni bulmaya çalışırken aslında hepimizin içine bakıyor:
Kendimizden kaçtığımız, hayatın sıradanlığını kabullenemediğimiz, mümkün olanın yasını tuttuğumuz anlara.
Kitapla Kalın.