·94 syf.··Beğendi
···Okunma: 25 Haziran 2024 23:24 "SESSİZ FİLM"
"Çocukluk baş ucuna bırakılmış masalların gölgesinde geçen canlı bir mevsimdir. Kahramanlarını bitmez tükenmez hayallerin gözü kara hikayelerinde sakladığın, devleştirdiğin, sezgilerinde güçlü kıldığın, küstüğün; belki de içinde yarattığın suçluların dünyasına bile şefkatle yaklaştığın anlardır. Bazen de engel olamadığın vedaların başlangıcı."
Bazı hikâyeler vardır, ne tam başlar ne tam biter. Bir çocuğun kalbinde yarım kalan duygular gibi, zamanla büyür ama hep eksik kalır.
Kumkapı, Nil Sineması, yorgun sokaklar, üst üste geçmiş sesler, eski püskü ahşap evlerden sarkan çiçekli saksılar, sinema afişleri, yazın terli geceleri ve sinemanın büyüsüyle aydınlanan o eski İstanbul...
Gölgede kalmış ama hayata sımsıkı tutunan o mahcup fedai abiler, makine dairesinin sesine alışmış biletçi ablalar, perdenin arkasında gerçekliğe sırtını dönmüş figüran hayatlar...
Ve bu dekorun tam ortasında, bir prodüktör çocuğunun yarım kalmış, kimsesizliğe yakın ama göz kamaştırıcı çocukluğu...
O çocuk, Yeşilçam’ın gösterişli ışıklarından uzağa düşmüş bir prodüktörün oğlu. Babasının ismi afişlerde büyük puntolarla yazsa da kendi ismini duyan pek yok.
Kimsesizliği, babasının gölgesinde saklı. Her gün filmlerle dolu salonun içinde, kendine bir rol arıyor. Ama bu rol; ne başrol ne figüran... Daha çok sessiz bir gözlemci.
Ayrılıkları, aldatılmaları, sinema emekçilerinin dostluklarını, kadınların sessizce terk edilişini, erkeklerin mahçup sadakatlerini kendi gözlerinden izliyor.
O küçük gözler, o büyük perdenin ardındaki kırık hayatları fark ediyor. Ve fark ettikçe büyüyor.
Can hüzün dolu bir çocukluk ve gençlik hikâyesinin kahramanı. Huzursuz bir aile ortamı parçalanan bir evlilik sonrasında oradan oraya savrulan bir çocuk. Berlin'de bastırılmış duyguların gün yüzüne çıkması ile başına gelenler. Çocukluğunu amcasının Kumkapı'daki sinemasında geçirdiği için tek mutlu olduğu anlar o zamanlar, kendini oraya ait hissediyor. Can sonunda da başarılı bir yönetmen oluyor. Bir çocuk için en büyük travmalardan biri de parçalanmış aile içinde bir o yana bir bu yana savrularak hayatta iyi insan olarak kalmaya çalışmaktır. Hayatının en güzel günlerin geçirdiği yazlık sinema günlerin gölgesinde kendi sevdirmek kabul ettirme ve onaylama çırpınışları. Bir hayatta kalış hikâyesi.
Bir çocuğun annesizliğe alışması mümkün müdür?
Ya da babasının gözünde görünmez oluşuna?
Can için hayattaki tek sıcaklık, “Şeker Oğlum” diyerek ona kucak açan amcasıydı. Ama ne yazık ki hayat, bu tek güvenli limanı da elinden aldı.
Bunca yalnızlığına rağmen hayatta kalma mücadelesi, içindeki o masumluğu tertemiz tutma çabası takdire şayan. Nerede o eski hayatlar, zamanla her şey bir döngüye takılıp tek tek değişti ve insanların birlikte yaşadığı aile kavramı da yok oldu. Çocukluk kalmadı mahalle oyunları salçalı ekmekler saklambaclar misketler... Hiçbir şey kalmadı eskiye dair.
Can'ın yaşadıklarına şahit olurken çocuklara tam anlamıyla sunulamayan duygu ve düşüncelerin ufacık yaşlarda onlarda oluşan travmaların ileriki yaşamlarının da etkisini okurken yazarın sanata ve aile kavramına verdiği önemi anlıyoruz. En çok etkilendiğim bölüm ise Almanya da kendi öz ailesinin yanında iken babasına mektup yazıp beni kabul et. Yoksa burada serseri olacağım demesiydi.
Bu hikâye; bir zamanlar var olmuş, belki hâlâ bir yerlerde varlığını sürdüren tüm yazlık sinemalara, yarım büyümüş çocuklara bir ağıt gibi. Bir çocuğun gözünden hayat bu kadar net, bu kadar sade ve bu kadar içe işleyici anlatılamazdı.
Sadece bir dönem hikâyesi değil bu... Aynı zamanda bir insanlık öyküsü.
Sadakatle görevine bağlı sinema çalışanları, yaz gecelerinin ağır sıcağına inat görev başında duran fedai abiler, kendi içlerinde kurdukları hiyerarşiyle bir düzen yaratıyorlar.
Onlar için Nil Sineması bir iş yeri değil, bir yuva. Ve o yuvada herkesin yeri belli.
Ama çocuklar için bu düzen, daha karmaşık. Sevgiyle yokluk, şefkatle umursamazlık iç içe geçmiş durumda. Her şey var ama hiçbir şey tam değil.
Başı okşanmayan eli tutulmayan ve hiçbir zaman takdir edilmeyen bir çocuğun mücadelesi, yaşadığı hüznü saklamaya çalışması her ne kadar kendi kendine yetebilse de güçlü dursa da başının sevgiyle okşanma özlemini duyan çocuk.
Yaşamın anlamsızlığı boşuna yaşamış olduğumun bir kanıtı mıydı?
Bir yaz akşamı, balkona çıkıp eski İstanbul’u düşünün. Hava sıcak olsun, hafif bir rüzgâr geçsin üzerinizden. Sonra bu kitabı yeniden okuyun. Belki siz de o küçük çocuğun gözlerinden bakarsınız bir anlığına. Belki de kendi çocukluğunuzun perdesi aralanır.
Bazı hayatlar çok gürültüsüz geçer ama bir o kadar da derindir.
Can’ınki tam da böyle bir yaşam…
Perde arkasındaki sessiz kahramanların öyküsünü unutmamak için bu kitabı okumalısınız.
Çünkü bazen bir çocuğun hikâyesi, koca bir toplumun sessizliğini anlatır.
Kitapla Kalın.