Talebe Tara Westover, 1986 yılında Amerika'nın Idaho eyaletinde, dağlarla çevrili izole bir çiftlikte dünyaya geliyor. Yedi çocuklu bir ailenin en küçüğü. Mormon inancına bağlı, dış dünya ile tüm bağlarını kesmiş, devleti bir düşman gibi gören, sistemden korkmakla kalmayıp ona savaş açan bir babanın otoritesi altında büyüyor. Babası bir inanç adamı değil sadece; aynı zamanda kendine ait bir gerçeklik kurgulayan, paranoyayla malul bir figür. Ona göre okullar bir yozlaşma merkezidir, hastaneler ise şeytana hizmet eden yapılardır. Aile bireylerine kimlik bile çıkartmıyor. Çünkü devlet onun için Tanrı'nın değil, şeytanın düzenidir.
Bu şartlar altında büyüyen bir çocuk için "normal" dediğimiz şey çok başka bir form kazanıyor. Tara, yaşadığı hayatın sorgulanamaz bir hakikat olduğunu düşünerek büyüyor. Alternatifsizlik, onun için gerçeği tek kanaldan tanımlamak anlamına geliyor. Çünkü başka bir şeyi görmeden başka bir şeyi hayal edemezsiniz. Ancak hayat, zamanla ona başka ihtimaller de gösteriyor. Ufak kırılmalarla başlıyor her şey. Birinin söylediği bir cümle, dışarıdan gelen bir kitap ya da başka bir insanın "normal"i, onun kendi hayatını gözden geçirmesine yol açıyor.
Çarpıcı cümlelerden biri şuydu:
“Dışarda koca bir dünya var Tara,” dedi. “Üstelik Babam kulağına kendi dünya görüşünü fısıldamadığı gün, gözüne çok daha farklı görünecek bir dünya.”
Bu cümle, sadece onun değil, belki de çoğumuzun hayatındaki en büyük sorulara kapı aralıyor. Kendi düşüncelerimizi mi yaşıyoruz, yoksa çevremizin –aile, toplum, gelenek– bize sunduğu şablonlara mı sadığız? Kaçımız kendi hakikatini inşa edebildi, kaçımız çoğunluğun gerçekliğini "kendi fikrimizmiş gibi" taşımaya devam ediyor?