Okurken aşırı derecede etkileneceğiniz; hüzün, öfke, mutluluk gibi pek çok zıt duyguyu size derinden hissettirecek, elinizden bırakamayacağınız gerçek bir başarı öyküsü. Çok büyük gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki uzun zamandır bu kadar etkilendiğim, bu kadar içine girdiğim bir roman okumamıştım. Tara ile mutlu oldum, Tara ile ağladım, bütün o yaşadığı travmaları onunla beraber yaşadım okurken.
Roman yazarın kendi hayatını anlatıyor. Tara seksen altı yılında Idaho'da Mormon bir ailenin yedi çocuğunun en küçüğü olarak doğuyor. Mormonluk 1830’larda Amerika'da ortaya çıkan, kurucusu Joseph Smith olan bir Hristiyanlık akımı (tarikatı) diyebiliriz. Tara'nın babası çok koyu bir Mormon olmakla birlikte aynı zamanda bir psikopat bana göre. Yaptığı bir çok şey Mormonluk kisvesi altında, paranoya ile harmanlanmış, diktatörce ailesini baskılamaktan ibaret.
Ailenin yaşadığı yer çok geniş bir arazi içinde etrafı dağlık bir çiftlik. Bu açıdan şehirden uzak, diğer insanlarla sosyalleşmeden bir hayat sürüyorlar. Baba ve çocuklar çiftlikte hurda işi yapıyor, anne bitkilerle tedavi üzerine çalışıyor, bir dönem ebelik yapıyor. Asla hastaneye gitmiyorlar, çocuklarını okula göndermiyorlar. Hatta ve hatta onlara kimlik bile çıkartmıyorlar. Çünkü babanın hükümet konusunda paranoyaklık seviyesinde fikirleri var, Babaya göre hastaneler ve tıbbi yardım da şeytanın işi.
Tara çok uzun bir süre içinde doğduğu bu aileyi normal kabul ediyor, çünkü başka türlüsünü görmeyince doğru ve yanlışı, iyi ve kötüyü ayırt edebileceği bir emsal yok çevresinde. 'Aa böyle de olabilir' diyemiyor. Baba ne derse, ne anlatırsa tereddüt etmeden inanıyor. Fakat o kabuğun içinden biraz sıyrılınca, farklı hayatlarla karşılaşmaya başlayınca yaşadıklarını, doğru kabul ettiklerini, kendi hayatını da sorgulamaya