• -Talebe ne demektir?Talep etmekten ,istemekten gelir bu isim...Talep etmek de bir ilimdir,bir ilk ilim.. ilim isteyebilmek icin de bir ilk ilim ister.Muallim de boyledir;bir taraftan ogretirken ,bir taraftan da talebesi ona ogretir.
  • 1914 savaşında şehir dolusu aydın kaybettik. O savaşı yedek subaylar yaptı. Yedek subaylar yani entelijansiya. Sonra Sevr ve Lozan.. Mustafa Kemal 150 aydını mektepten talebe kovar gibi sınır dışı etti. Zaten memlekette düşünen adam sayısı da aşağı yukarı o kadardı. Sonra sol cenaha döndü, onları da, kırkayak tepeler gibi ezdi. Cavit beyi astı. Sonra filozof istiyoruz. Kuzum ne filozofu?
  • -Kader gayrete âşıktır-

    Cânım kâri, senin de hayallerin var biliyorum. Rüyasını gördüklerin, her an ve her yerde zihninin bir yerlerinden çıkıp da gelen düşlerin var. Belki kendinle ya da belki varsa evladınla ilgili ama var. Ya da çok daha büyüğü seni aşan, beni aşan, vakti, şimdiyi ve mekânı aşan hayallerin var senin. Ecdadın kurduğu, inandığı hayaller gibi hayaller. Olsun istediklerin ve uykularını uğruna terk ettiklerin var. Ve iyi ki var onlar. Zira her hakikat bir hayalle başlıyor.

    Kanaatimce hayali kurulmamış, uykuları kaçırmamış, dert olmamış, keder olmamış hiçbir nimet nasip olmaz insana. Belki bakıp da “oluyor işte” dediklerin vardır. Şaşırırsın, hayret edersin hatta. “Nasıl?” diye sual eder ve belki de bazen isyan edersin. Etme! Zira gayret edilmeden elde edilenler ateş değil de duman gibidir. Vardır ama yoktur da… Var gibi görünür belki bazen ama asla öyle değildir. Bir anda olan bir anda biter. Gayretsiz nimet külfet olur, elden gider.

    Eskiler “Kader gayrete âşıktır” diyorlar. Ne güzel cümle! Olmuyor diye bırakamaz, vazgeçemezsin. Geçmemelisin zira. Vazgeçmek kaybetmek olur. Hatta bazen kaybolmak…

    Anlatırlar ki arifin birinin yanına genç bir talebesi gelmiş bir gün, sıkkın ve bıkkın…

    - “Efendim” demiş sıkıla sıkıla “Ben bu yolda yürümekten yoruldum. Bu aşk ilmi dedikleri ne zorlu yol ne çileli bir menzilmiş ki bunca dert çektirir. Yeter efendim. Müsaade buyurun ben yoluma gideyim. Dayanamıyorum. Vazgeçeceğim.”

    - “Gel hele evlat” demiş arif. Bir ağacın gölgesine diz kırıp oturmuşlar.

    - “Kays’ı bilir misin evlat?” demiş arif ansızın “Hani Leyla’dan geçip, çileler çekip Mecnun olan ve Allah’a ulaşan Kays’ı.”

    - “Bilirim elbet. Kim bilmez onu” demiş genç talebe.

    - “Eyvallah. Peki Bayezid-i Bestami Hazretleri’ni tanır mısın çileyi, derdi nimet bilip bu menzilde yol alan?”

    - “Kim bilmez, bilirim muhakkak”

    Böyle devam etmiş arif. Peş peşe birkaç isim daha sormuş ve aynı cevabı almış yine. En son;

    - “Peki” demiş “Bağdatlı bir Hasan vardı. Onu bilir misin?”

    Bir aralık durmuş, susmuş, beklemiş genç talebe.

    - “Bağdatlı Hasan… Yok efendim” demiş bilmem onu.

    - “Doğru evlat bilmezsin. Zira o, vazgeçmişti…”



    Ben ne vakit “Değer mi bunca çileye?” diye söylensem kendi kendime ve ne zaman bir ateşin dumanı gibi ansızın ortaya çıkan, mantar gibi biten ve anlamsızca rağbet görenlere şahit olsam hep bu mesel gelir aklıma. Ama yine de insan işte! Şöyle geçer ve geçiyor içimden; etrafa bakınca iyi işler yapana değil; boş algı, iyi-kötü reklam ve her hâlükârda hatta ahlaksızca gündem olana “başarılı” diyorlar. Yazık.

    Sonra “Neden bunları düşünüyor, dert ediyorum ki?” diyorum kendi kendime. Hepsini geçip kalkıp demli bir bardak çay, dertli bir kitap alıp duvarlarını kitaplardan ördüğüm hücreme geçiyor ve siner gibi oturuyorum. Ve güzelleşiyor dünya…
  • Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan
  • İmam İbn Sirin'e Biri gelip talebe olmak ister. Aralarında şöyle bir konuşma geçer. Gelen kişi sorar:
    - bana ibadet ve itaat için gereken ilimleri öğretir misiniz?
    -yemeği nasıl yersiniz?
    -doyuncaya kadar yerim
    -Sen önce yemek yemenin ilmini öğren sonra gel ben sana istediğin ilmi öğreteyim.
  • Kader gayrete âşıktır-

    Cânım kâri, senin de hayallerin var biliyorum. Rüyasını gördüklerin, her an ve her yerde zihninin bir yerlerinden çıkıp da gelen düşlerin var. Belki kendinle ya da belki varsa evladınla ilgili ama var. Ya da çok daha büyüğü seni aşan, beni aşan, vakti, şimdiyi ve mekânı aşan hayallerin var senin. Ecdadın kurduğu, inandığı hayaller gibi hayaller. Olsun istediklerin ve uykularını uğruna terk ettiklerin var. Ve iyi ki var onlar. Zira her hakikat bir hayalle başlıyor.

    Kanaatimce hayali kurulmamış, uykuları kaçırmamış, dert olmamış, keder olmamış hiçbir nimet nasip olmaz insana. Belki bakıp da “oluyor işte” dediklerin vardır. Şaşırırsın, hayret edersin hatta. “Nasıl?” diye sual eder ve belki de bazen isyan edersin. Etme! Zira gayret edilmeden elde edilenler ateş değil de duman gibidir. Vardır ama yoktur da… Var gibi görünür belki bazen ama asla öyle değildir. Bir anda olan bir anda biter. Gayretsiz nimet külfet olur, elden gider.

    Eskiler “Kader gayrete âşıktır” diyorlar. Ne güzel cümle! Olmuyor diye bırakamaz, vazgeçemezsin. Geçmemelisin zira. Vazgeçmek kaybetmek olur. Hatta bazen kaybolmak…

    Anlatırlar ki arifin birinin yanına genç bir talebesi gelmiş bir gün, sıkkın ve bıkkın…

    - “Efendim” demiş sıkıla sıkıla “Ben bu yolda yürümekten yoruldum. Bu aşk ilmi dedikleri ne zorlu yol ne çileli bir menzilmiş ki bunca dert çektirir. Yeter efendim. Müsaade buyurun ben yoluma gideyim. Dayanamıyorum. Vazgeçeceğim.”

    - “Gel hele evlat” demiş arif. Bir ağacın gölgesine diz kırıp oturmuşlar.

    - “Kays’ı bilir misin evlat?” demiş arif ansızın “Hani Leyla’dan geçip, çileler çekip Mecnun olan ve Allah’a ulaşan Kays’ı.”

    - “Bilirim elbet. Kim bilmez onu” demiş genç talebe.

    - “Eyvallah. Peki Bayezid-i Bestami Hazretleri’ni tanır mısın çileyi, derdi nimet bilip bu menzilde yol alan?”

    - “Kim bilmez, bilirim muhakkak”

    Böyle devam etmiş arif. Peş peşe birkaç isim daha sormuş ve aynı cevabı almış yine. En son;

    - “Peki” demiş “Bağdatlı bir Hasan vardı. Onu bilir misin?”

    Bir aralık durmuş, susmuş, beklemiş genç talebe.

    - “Bağdatlı Hasan… Yok efendim” demiş bilmem onu.

    - “Doğru evlat bilmezsin. Zira o, vazgeçmişti…”



    Ben ne vakit “Değer mi bunca çileye?” diye söylensem kendi kendime ve ne zaman bir ateşin dumanı gibi ansızın ortaya çıkan, mantar gibi biten ve anlamsızca rağbet görenlere şahit olsam hep bu mesel gelir aklıma. Ama yine de insan işte! Şöyle geçer ve geçiyor içimden; etrafa bakınca iyi işler yapana değil; boş algı, iyi-kötü reklam ve her hâlükârda hatta ahlaksızca gündem olana “başarılı” diyorlar. Yazık.

    Sonra “Neden bunları düşünüyor, dert ediyorum ki?” diyorum kendi kendime. Hepsini geçip kalkıp demli bir bardak çay, dertli bir kitap alıp duvarlarını kitaplardan ördüğüm hücreme geçiyor ve siner gibi oturuyorum. Ve güzelleşiyor dünya…