·172 syf.··Beğendi
···Okunma: 15 Temmuz 2025 12:52 İRADE.
Ne çok önemsiyoruz şu yetiyi. Hele başına bir de özgürlük niteliği iliştirmişsek adeta tadından yenmiyor.
Fevkalade de önemli bir tamlama oluşuyor böylece: ÖZGÜR İRADE. Sanki irade kavramı tek başına yeterince özgür olamıyormuş da özgürleşmek için sırtını özgürlüğe yaslamaya mecburmuş gibi hissettiriyor şu kaba yığın. Ya da ancak özgürlüğün himayesinde kutsallaşabilirmiş gibi bir temayül taşıyor göğsünde. Müthiş bir parodi hakkaten.
Oysa “irade” özgürlük kavramını içinde barındırmıyor mu zaten? Öyle ya irade’de bir problem bulunduğunda biz bu problemi ‘özgürlüğünü yitirmiş’ olarak belirtmiyor muyuz? İradesini kaybetmiş, iradesi elinden alınmış gibi mesela. Bu deyimlerin her biri; başında özgür sıfatına ihtiyaç duymaksızın iradenin zaten kendi başına özgür olduğunu göstermiyor mu bize? Öyleyse neden iradeyi “özgür” sıfatına emanet etme ihtiyacı duyuyoruz ki?
Böyle olunca ben bu sıfat tamlamasının altını kurcalamak, bu tamlamanın oluşturulma amacını öğrenme ihtiyacımı pek bi normal karşılıyorum. Hatta bir önsezi de bulunarak “Belkide?” diyorum, “bütün bu çabamızın altında gizlenmeye çalışılan ve gösterilenin tam aksi istikametinde bir inanç yatıyordur. Bilişsel seviyede bununla yüzleşemediğimiz için de böyle tamlamalara ihtiyaç duyuyoruzdur.” diyorum. “Biliş ötesinde irademizin kesb edildiğine inanıyoruz belkide. Ya da daha kötüsü, biliyordur bu gerçeği özümüz. Ondan iradeyi bu kadar güzelleyip süslüyor ve onu bir kutsal haline dönüştürüyordur…”
…
İnsanlar var oluşunu insana borçlu olduğu kadar İnsanlık’a da borçlu. Zira insan, sırf maddeden müteşekkil bir var oluşa sahip değil. Varlığını anlamlandıracak hatta kendisi dışındaki varlıklara anlam izafe edecek bir anlamlama yetisine sahip. Eskiler bunu kadim literatürde “merak” olarak tespit ediyorlar. Dolayısıyla bu yeti, insanı felsefeyi üretmeye itiyor.
Felsefe, evvala bilmeyi daha sonra bilmeyi bilmeyi öğretiyor insana. Böylece insanlık önce insanı keşfediyor sonra insana, insanı öğrenmeyi öğretiyor. Fakat asıl sorun bu keşifle başlıyor aslında. Zira keşfedilmiş olan, deneyimlenmiş olan ya da gözlemlenmiş olan; tüm bu eylemleri yapmamış olana nasıl anlatılabilir?
“Felsefe sözden bağımsız” diyorlar inanmayın, çünkü burada felsefenin söze olan bağımlılığının da ne kadar tedavi kabul etmez bir rahatsızlık olduğunu görüyoruz.
Böylece insanlık, keşfedilmiş olanı, keşfedecek olana yahut keşfetmemiş olana iletmek için “sanat”ı icat ediyor.
İşte o günden bugüne “sanat” dil ile vücuda gelmeyen, yahut görünür olmayan hakikatleri; diğer başka bazı şeylerle görünür kılma yollarını buluyor. Resim gibi, heykel gibi, ses gibi ya da yine sözle ama bu sefer dilsiz söz (edebiyat) gibi...
Tüm bunların eserle alakası nedir peki?
E kuralım o vakit bağlantıyı da.
İşte, mevzubahis edilen eser tam olarak bu manalarda bir sanat eseri.:
Yazar; ancak olabildiğine sade oluşundan sebep güçlü olan anlatımıyla ve mükemmel tasavvur gücüyle okuyucuya dile sığmayan bu insanlık hakikatlerini sunuyor. Söz ile ancak bir kısmının aydınlatılabildiği hakikatler, kurgu ile adeta bir ışık huzmesine boyanıyor. Böylece okuyucuyu, kırk felsefe sofrasında işitemeyeceği hakikatlere, iki karton kapak arasına sıkıştırılmış kağıt parçalarına götürüyor ve gerçeği yaşatıyor.
Yazarın tabiiki mevzu edindiği ve kurcalayarak gerçekliğini ispat ettiği hakikat “irade”. Boşuna kurcalamadık oraları yukarıda. :)
Üstelik yazar bu kavramı hem kadim literatürdeki havalı irade tanımlarını ete kemiğe bürüyerek irdeliyor hem de modern dünyadaki bilimsel argümanlarını kurgulayarak her birini konuda söz sahibi ederek kurcalıyor. Bu tetkik de bize bir çok teorik varsayımın deneylenmesi anlamında bir pratik sunuyor. Bu sebeple yazar, bir sanat icra ediyor.
Diğer yandan kurgunun akıcıcılığı ve eserin birinci tekil şahıs tarafından kaleme alınmış olması da bize bazı davranışların kökenine dair fikir veriyor. Pek tabii eserin dilinden döküldüğü bu şahsın, toplumsal yargılarda “kötü” olarak nitelenen bir genç oluşu, yazarın hakikaten zor bir işi başardığını da gösteriyor. Zira toplumun "kötü" olarak nitelediği kişilerle bırakın empati kurmayı, onların neden kötü olduğunu düşünmeye dahi cesaret edemiyoruz.
…
Eserle birlikte çıkacağınız bu yolculukta Eğitime dair “Neyi eğitiyoruz? Ne kadar ve Neye doğru eğitiyoruz? Nasıl eğitiyoruz ve ne ile eğitiyoruz? Neden eğitiyoruz? Ya da en önemlisi kimin doğrusuna göre eğitiyoruz? Doğru nedir?" gibi soruların dolaylı muhatabı olacaksınız. Bunları Hukuk zemininde “suç, ceza, müeyyide, karine, ictihat” gibi pek havalı kavramların ruhları kovalıyor. Kovalananların sırtında ise “insan, insanlık” isminde, kovalayanların çocukları var. Her biriyle tanış olacak, mücadele edecek ve belki de eserin sonunda bir çoğuyla dost olacaksınız.
İnsanın, insanlık düzleminde insan olmak için bu yolculuğa muhakkak çıkması gerekiyor. Dolayısıyla bu eseri “her yolcunun yolunu geçirmesi gereken bir bilişsel tesis bu kitap” diye bir benzetmeyle tarif etsem artık mübalağamız mazur görülür diye düşünüyorum. :)
Lütfen mola veriniz efenim ve eseri meşe odunuyla demlenmiş demli bir çayın refakatında düzenleyeceğiniz kutsal bir ayinle, akıl mabedenize kabul ediniz. Okuyunuz, okutturunuz. :)
Keyifli okumalar.