Puan vermedi·272 syf.····Okunma: 06 Mayıs 2025 23:32 Tanrının Ölümü ve Kültür, Terry Eagleton’ ın on sekizinci yüzyıl akılcılığı karşısında Tanrıya ne olduğunu analiz ettiği eseridir. Eagleton, Nietzsche’ nin ‘Tanrı Öldü’ sözünden hareketle tanrının nasıl ele alındığını, dinin yerini neyin aldığını/ alacağını anlamaya çalışır. Eagleton’ ın temel düşüncesi dinin yerine getirilen hiçbir ideolojinin başaralı olmadığı yönündedir. Neden başarılı olamadıklarını ise derinlemesine irdelemektedir. Özellikle kültürün nasıl bir rol üstlendiğini dinle kıyaslayarak analiz etmektedir. Eagleton bu eserde aydınlanmadan modernliğe her dönemde değerlerin dinin ve tanrının yerini doldurmaya çalıştıklarını ifade eder. Ona göre bu değerler, Tanrının yerini tam anlamıyla doldurmadıkları gibi kutsallaşarak tanrının yeniden belirdiğini gösterirler. Akıl, sanat, kültür, geist, imgelem, millet, insanlık, devlet, halk, toplum, ahlak ya da başka değerler tanrının boşluğunu doldurarak varlığını sürdürürler. Eagleton ayrıca bu kitapta bir sekülerleşme eleştirisi de sunmaktadır. Tanrının yerine getirilmeye çalışılan değerlerin çelişkilerini işlemektedir.
Eagleton kitabına aydınlanma ile başlar. Burada Aydınlanma düşüncesinin bilimin ve aklın egemenliğinde inşa ettiği düzenin sınırlarını irdelemektedir. Metafiziğe yer bırakmamayı hedefleyen bu düzende dinin tamamıyla reddinin mümkün olup olmadığını anlamaya çalışmaktadır. Eagleton iki nazardan bu düşünceyi eleştirir; ilki dinin yalnızca metafizik bir inanca indirgenmesidir, ona göre din sadece metafizik bir inanç değil, bireysel anlamın, toplumsal uyumun ve ahlâkî düzenin kaynağıdır. İkincisi ise Tanrının yerine getirilen kavramlara aşkın anlamlar yüklenmiş olmasıdır. Eagleton’ a göre doğanın yasası ya da evrensel akıl aşkın değerler olarak muamele görmüştür. Eagleton tanrının ortadan kaldırıldığı Aydınlanma düşüncesinde işlevlerinin başka biçimlerde devam ettiğini iddia etmektedir. Aydınlanmanın ortaya attığı kavramların din kadar kapsayıcı ve işlevsel olmadıklarını savunmaktadır.
Eagleton’ a göre aydınlanmanın dine karşı saldırısı, özünde teolojik olmaktan ziyade siyasal bir meseleydi. Proje, büyük ölçüde, doğaüstünü doğa ile ikame etmek değil, barbar ve cahil bir inancı kovup yerine akılcı ve medeni bir inanç getirmekti. Aydınlanma düşünürlerinin hayallerini süsleyen şey, bilgiyi ve iktidarı denetim altına alma, bilimsel aklın bulgularını toplumsal reformun ve beşeri kurtuluşun hizmetine sunma projesiydi. (s.29) Eagleton aydınlanma düşünürlerinin bu akılcılığını büyük ölçüde pragmatik ve dünyevi bulur. Aydınlanmanın insanlığın geleceği için evrensel olarak pozitif bir öngörüye sahip olmadığını düşünmektedir.
Eagleton akıl ve inanç arasında makul bir diyalektik sunar. Ona göre insan muhakemesi özerkleştiğinde, ilahi bir statüye yaklaşır; fakat aklileştirilmiş bir dünya, Tanrının varlığının adım adım önemini kaybettiği ve böylece akılsallıktan uzaklaşarak ancak iman ve duygularla ulaşılabildiği bir dünyadır. Bu bağlamda, akılcılığın diğer yüzü inançlılıktır. Kadiri Mutlak’ in müdahalesi olmadan da yürüyebilen akılcı bir dünya, ironik bir şekilde, keyfi ve akıl dışı bir tanrıya mahal verir. (s.56)
Eagleton’ a göre bütün aydınlanma düşünürleri aklın hükümranlığını savunmaz. Kimi düşünürler de akıl ile tebliği uzlaştırma arayışındadır. İdealistler ve romantikler doğal bir doğaüstücülük peşindedir. Her iki düşüncede, dinsel inanç seküler kavramlarla yeniden yazılır. Örneğin Tanrının vekili olarak Tini görmekteyiz. Tin, bilim sanat, doğa, tarih ve siyaseti kapsayan sinoptik bir bakıştır. (s.72) Modern dönemin en büyüleyici entelektüel sentezlerinden birini temsil eden tin, dünyanın temelidir. Fakat onun içinde hesaplanamaz ya da oyma putlara hapsedilemez ve kendiliğin kaynağında olsa da , aynı zamanda onu ebediyen aşar. (s.72) Eagleton tini ya da özgürlüğü tanrının birçok mahlasından biri olarak kabul etmektedir.
Eagleton mitten, kapı dışına itilmiş dinin işlev gören bir formu olarak söz etmektedir. Din, kendi hakikatlerini gündelik deneyime aktarmak için her zaman imge, ayin ve anlatı kaynaklarını kullanmıştır. Akılda aynısı mitolojiyle yapmaya çalışmak zorundadır. Mitoloji akla fazlasıyla ihtiyaç duyduğu maddi bedeni bahşedecekti. Yurttaşlar arasında kopan bağlar ve doğa ile insanlık arasındaki ittifakın tehlike altında oluşu, bir imge ve inanç cemaatiyle onarılabilirdi. Seçkin düşünceler ile alelade görüşler, yüksek teori ile halkın pratiği artık kanlı bıçaklı olmayacaktı. Mit, mistik ile dünyeviyi, rahip ile cemaati, ortak bir sembolik düzen içinde birleştirerek işlev görecekti. (s.89) Eagleton’ a göre kendiliğinden dönen dünyevi işler çarkıyla dini itibarsızlaştıran sistem, aynı zamanda dinin sunabileceği sembolik birliğe en yana yakıla ihtiyaç duyan sistemin ta kendisidir. (s. 93)
Eagleton, idealist düşünceden etkilenmiş, çığır açan iki hareketten söz eder: Milliyetçilik ve Marksizm. Romantik milliyetçiliği ve genel anlamda Marksizm’in tarih yaklaşımını dinin yedek bir formu olarak kabul etmektedir. Tüm şeytani varyantlarına ve romantik sanrılarına rağmen milliyetçilik, modern çağın açık ara en başarılı devrimci akımıdır. Ateşli bir ülkücülük ile gündelik varoluşu birleştirmesi itibariyle, bizzat dinin dengidir. (s.122) Dinsel düşünce ile Marks’ın tarih yaklaşımı arasında bariz akrabalıklar vardır. Adalet, kurtuluş, hesaplaşma günü, baskıya karşı mücadele, mülksüzlerin iktidarı, geleceğin barış ve bolluk hükümranlığı...(s.124)
Eagleton’ a göre romantizm ise bir yanda tartışmasız inanç, öte yanda Tanrının ölümü arasına sıkışmış negatif teoloji türüdür.(s.134) Romantikler genel olarak aydınlanmanın soğuk akıcılığı yerine doğayı tercih etmişlerdir. Doğa evrensel bir tini dile getirir; fakat ona yerel bir ikametgâh ve bir isim verir. Tüm yaşamın aşkın kaynağı ve inayetin şaşmaz aracı ilahilik gibi zamansız ve hareketinde bağımsızdır. İnsanları yola getiren ve onlara kainattaki mütevazi yerlerini hatırlatan bir enginliği vardır. Bu düşünce bütün romantikler için geçerli değildir. Bu yüzden Eagleton sanat, doğa, din üzerinden romantizmin çelişkilerini işlemektedir. Genel itibariyle romantizm, modern çağa kalıcı bir damga vurmuştur. Sanattan cinselliğe, ekolojiden özelliğe, modernliğin kültürel bilinç altının önemli bölümünü şekillendirir. (s.156)
Eagleton aydınlanmanın dini kapı dışarı etmeyi başaramadığını düşünmektedir. Bunun nedenlerinden biri de bunu yapmanın kendi siyasi amaçlarına tam olarak uymamasıydı. Uysaydı bile, onun akılcılık türü kansız, cansız bir yüce varlıktansa bakire doğumla coşması daha muhtemelen halk kitlerinin kalbini ve zihnini kazanmak için fazla eleştirel ve fazla beyinseldi. Bu akıl türüne bir gündelik deneyim duygusu katma girişimi dar bir kitleye hitap etmenin ötesine geçemezdi.
Eagleton dinin kapladığı alanın mirasçısı olmaya en yakın aday olarak kültürün ikame edilmeye çalışıldığını savunur. Bunun nedeni, temel değerleri, aşkın hakikatleri, hâkim gelenekleri, törensel pratikleri, duygusal sembolizmi, tinsel içe dönüklüğü ahlâkî gelişimi, ortak kimliği ve bir toplumsal misyonu içeriyor olmasıydı. Din hem vizyon hem kurum, hem duyumsanan deneyim hem evrensel projeydi ve kültür, özgüveni zirveye ulaştığında tüm bu niteliklere sahip olma iddiasını üretti.(s.160) Ancak bu da dinin yerine geçecek kadar kapsayıcı ve güçlü olamamıştır.
Tarihte hiçbir sembolik form, dinin en haşmetli hakikatleri sayısız insanın gündelik varoluşuyla bağlantılandırma yetisiyle boy ölçüşemedi. Avrupa’nın hâkim güçlerinin, dinin yok olacağı beklentisini böylesine kaygıyla karşılamaları şaşırtıcı değildir. Eğer aydınlanma dinsel inancı defetmeyi, idealistler ve romantikler onu sekülerleştirmeyi başaramadıysa, kültür mefhumunun da ona vekalet etmek için fazla yüklü ve ele avuca gelmez olduğu görüldü. Kurtuluşun tek başına estetik kültürle mümkün olmadığı açıktı. Bu görev için fazlasıyla azınlığa hitap eden bir meşgaleydi. Fakat bütünsel bir yaşam formu olarak kültür düşüncesine de büyük kurtuluş umutları bağlamak da mümkün değildi. Zira bütünsel yaşam formları diye bir şey yoktur. İnsan toplumları çok boyutlu ve çelişkilerle doludur. Kültür, toplumsal ayrışmaları uzlaştırmaktan ziyade yansıtmaya meyillidir. Bu çelişkiler kültürün kendisine sirayet etmeye başladığı anda, kültür çözümün bir parçası olmaktan çıkıp sorunun bir parçasına dönüşür. Eagleton’ a göre postmodernimz koşullarında kültürün kaderi bu olagelmiştir. (s.162-163)
1980’lerden bu yana sanat anlamında kültür giderek popülist, sokaklara aşina ve yöresel bir hâl alırken, yaşam formu olarak kültür tepeden tırnağa estetize edildi. (s.236) Helenistler ve romantikler için yaratıcı bir tatmin sunan ortak yaşam türü anlamına geliyordu. Postmodernizm içinse imgeye dayalı bir siyaset ve ekonomi. Eagleton Postmodernizm ve Modernizm akımlarında da inanç ve anlam arayışındadır. İki akımda tanrının nasıl konumlandırıldıklarını anlamaya çalışır. Buna göre Modernizmde tanrının Ölümü bir travma, bir hakaret, bir ıstırap kaynağı ve kutlama sebebi olarak deneyimlenirken, Postmodernizm bunu deneyimlemez. Çünkü Postmodernizm evreninde hiçbir boşluk yoktur. Kaybedilmiş önemli hiçbir şeyin varlığını yer almaz. Postmodernizmde birlik Eagleton’ da aşina olduğumuz bir söylemle yanılsamadır. Dolayısıyla parçalanma yoktur. Tartışmasız hakikat olmadığından yanlış bilinç yoktur; yerinden oynayacak hiçbir şey olmadığından, temellerin sarsılması yoktur. Hakikat, kimlik ve temeller bize eziyet edercesine saklanıyor, kendini ele vermiyor falan değildir; zaten hiçbir zaman var olmamışlardır. (s.238)
Postmodernizm, büyük anlatımların yeryüzünden tümüyle silindiğini ya da nereye bakılırsa bakılsın kalıcı kimliklerin bulunacağını iddia eder. Bir düşünce akımı olarak , Nietzsche felsefesinin ateizme yönelen boyutlarının çoğunu miras alır. Evrensel insanlık kavramından bir bütün olarak şüphe duyar. Tanrı gibi insanı da benimsemez ve dolayısıyla hümanizmin dine benzer tesellilerini reddeder.(s 241)
Yirminci yüzyılın son on yılları, belki de ilahiliğe nihayet öldürücü darbenin vurulduğu dönem olarak görülecektir. Postmodern kültürün sahne alışıyla beraber, esrarlı olana dönük nostalji nihayet defedilir. Söz konusu olan, hiçbir kurtuluşun olmamasından ziyade, kurtarılacak hiçbir şeyin olmamasıdır. Din elbette yaşamaya devam eder; çünkü geç modern uygarlık, postmodernizmden ibaret değildir. Fakat böyle olsa bile, uzun bir batık projeler, kusurlu stratejiler ve teorik çıkmazlar silsilesinin ardından insanlık tarihi ilk kez hakiki bir ateizme ulaşır. Postmodern düşüncenin bu çağın gelişi için eğer bu bir çağın gelişiyse- devasa bir bedel ödemiş olduğu doğrudur. Dini gider yazarken, büyük bir metafizik yanılsamanın yanı sıra başka bir dizi önemli meseleyle de ilişiğini keser. Dine tövbe ediyorsa, bunu -gördüğümüz gibi- onu bir hayli geren bir derinlikten feragat bedeli karşılığında yapar. Böylece başka pek çok değeri de ardında bırakır.(s.242)
Eagleton’ a göre postmodern düşüncenin Ateist olmasının nedenlerinden biri, inanca dönük şüphesidir. Tüm tutkulu kanaatlerin daha en baştan dogmatik olduğunu varsayma hatasına düşer.
Eagleton son olarak Kapitalist düzende tanrıya ne olduğundan bahsetmektedir. Pragmatik, faydacı temayülü düşünüldüğünde kapitalizm, özellikle sanayi-sonrası cisimlenişinde, tabiatı itibariyle inançsız bir toplum düzenidir. Gereğinden fazla inanç, onun işleyişi için ne gerekli ne de arzu edilesidir. İnançlar, potansiyel olarak kavgacıdır; bu ise ne iş güç ne de siyasi istikrar için iyidir. Aynı zamanda ticari bakımdan da lüzumsuzdurlar. Sistemi temellendirmek için gereken ateşli ideolojik retorik, böylece, sistem geliştikçe gözden kaybolur. Yurttaşlar işe gidip geldiği, vergisini ödediği ve polis memurlarına saldırmaktan çekindiği müddetçe istediklerine inanabilir. Adeta, ideolojinin insan bilincine nüfuz etmesi artık gerekli değildir.(s.248) Eagleton’ a göre piyasa ateizme meyillidir. Fakat tanrı, elbette asla ortadan yok olmuş değildir. Tüketici Kapitalizm onu pratikte nadiren kullanıyor olabilir. Ekonomi ateist olabilir; fakat ona bekçilik eden devlet hâlâ gerçek bir mümin olma ihtiyacı duymaktadır. Dinsel iman anlamında değilse de bütçe açığı ya da işsizlik verilerinden kolayca türetilemeyecek bazı ebedi ahlâkî ya da siyasal hakikatleri paylaşmak anlamında.
Kapitalist sistem için, içkin ateizminin resmileştiği bir gelecek tahayyül etmek gayet mümkündür. Ancak Eagleton bu tür bir geleceğin uzakta olduğunu düşünür. Dinsel kanaatler, tarihin en direngen ve başarılı sembolik sistemi, bir gecede baştan savılamaz.
Eagleton genel düşüncesini şu ifadelerinde okumak mümkündür. “Modernliğin sahici bir ateizme ulaşmasının bunca zaman almış olması dikkat çekicidir. Ve ulaştığında bile bu hiçbir şekilde dinsel inancın çürütülmesi ya da defedilmesi sayesinde olmamıştır. Tanrı’ya inanmamak, genelde sanıldığın-dan daha zahmetli bir iştir. Tanrı, tam selametle uğurlandı denilirken şu ya da bu kılıkta tekrar sahne almaya her daim meyillidir.(s.159)”