(Bu inceleme spoiler içermektedir.)
Albert Camus'nün Yabancı'sını okurken, zihnimde birbiriyle savaşan iki duygu vardı: Rahatsız edici bir hayranlık ve derin bir ürperti.
Kitabın ana karakteri Meursault'nun o umursamaz tavrı, kısa cevapları, dünyaya karşı olan kayıtsızlığı... Dürüst olayım, başlarda bu tavır hoşuma gitti. Çünkü bu, acıya, toplumun sahte beklentilerine ve anlamsız detaylara karşı kuşanılmış mükemmel bir zırh gibiydi. Benim hayat mottomun en uç noktasıydı. Bu duruşta, acıya karşı mutlak bir koruma ve bir nevi özgürlük vardı.
Ama kitap ilerledikçe, bu zırhın altında ne olduğunu da görmeye başladım: Hiçbir şey. Bir boşluk. Annesinin tabutu başında ağlayan yaşlı bir adama karşı en ufak bir empati kırıntısı yoktu. Sevgilisinin evlilik teklifine karşı "fark etmez" diyen bir ruh yoksunluğu vardı. İşte bu anlarda ondan uzaklaştım. Meursault'nun özgürlüğü çekiciydi, evet. Ama anladım ki bu özgürlüğün bedeli, benim "insanlıktan kopuş" olarak tanımladığım şeydi.
Meursault'ya yine de sinirlenmedim. Çünkü onda bir kurbanın çaresizliğini değil, bir seçimin netliğini gördüm. O, hayatın anlamsızlığına karşı "yabancı" olmayı bilinçli olarak seçmişti. Bu bir duruştur. Anladım, ama onu bir rol model olarak kabul etmedim ve bu kitabı bitirdikten sonra kendi arayışımı daha net anladım.
Sonuçta Yabancı, bana ne olmak istediğimden çok, ne olmak istemediğimi gösteren bir ayna oldu. Ve bazen, doğru yolu bulmak için hangi yoldan gitmemen gerektiğini anlamak en değerli derstir.
YabancıAlbert Camus
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,2bin okunma