Puan vermedi·304 syf.····Okunma: 18 Temmuz 2025 00:00 Öncelikle, yayıncılık dünyasını ve yayınevlerinin işleyişine dikkat çeken, hatta eleştiren bir kitabın İthaki gibi birkaç ayda bir çalışanlarına yönelik adaletsizliklerle gündeme gelen ve kamuoyuna açıklama yapmak zorunda kalan bir yayınevinden çıkmış olması biraz ironik olmuş.
Ama bu ironiyi bir kenara bırakıp kitaba dönersek:
Kitabın isminin (Yellowface) kökenini hikâyenin ortalarında öğreniyoruz.
"Kitabın orijinal adı olan Yellowface, İngilizcede genellikle bir gösteri dahilinde Doğu Asyalı insanlar gibi görünmek için yapılan makyajı ifade etmektedir."
Bu terim, yalnızca yüzeysel bir makyajı değil, aynı zamanda kültürel temsiliyetin çarpıtılmasını ve kimlik hırsızlığını da simgeliyor. June sadece bir metni değil, bir kimliği ve kültürel anlatıyı da sahipleniyor.
Ekstra bilgi: Bu uygulama, Batılıların Asyalı kimlikleri taklit etmek için makyaj, kostüm ve aksan kullanarak sahneye çıkmalarını ifade eder ve tarihsel olarak ırkçı bir uygulama olarak kabul edilir. 2016 yılında Snapchat, kullanıcıların yüzlerine Asyalı özellikler ekleyen bir filtre yayınladı. Bu filtre, sosyal medyada büyük tepki çekti ve birçok kişi bunu "yellowface" yani kültürel kimlik hırsızlığı ve çarpıtması olarak değerlendirdi. Snapchat, gelen yoğun eleştiriler üzerine filtreyi kaldırmak zorunda kaldı ve özür diledi.
Sarı Yüz, yazarlık dünyasında bir türlü parlayamayan June Hayward'ın, Asyalı-Amerikalı yazar arkadaşı Athena Liu'nun ölümüne tanık olduktan sonra onun yayımlanmamış kitabını çalmasıyla başlıyor. June, bu metne ekleme ve çıkarmalar yaparak kendi adıyla yayımlayarak bir anda ün kazanıyor. Fakat bu yalnızca bir "çalma hikâyesi" değil. Aynı zamanda iki yazar arasındaki görünmez rekabetin, içten içe duyulan aşağılık kompleksinin, ırk ve kimlik üzerinden şekillenen sistemsel ayrıcalıkların hikâyesi.
Athena güzel, ilgi çekici, farklı. Yayın dünyasının görmekten hoşlandığı türde bir yazar. June ise sıradan bir "Beyaz" kadın. Bu "sıradanlık" hissi onun dış dünyaya nefret beslemesine neden oluyor. June'un başarısızlığı onu çalmaya değil, çaldığını hak ettiğine inanmaya itiyor. Kitap boyunca onun bu çarpık inancı kendi içinde nasıl beslediğini, her yalanını nasıl makul göstermeye çalıştığını görüyoruz.
İlerledikçe şunu da fark ediyoruz: Belki de kitaptaki tek hırsız June değil. Athena'nın da bazı şeyleri çalmış olabileceğine dair küçük ipuçları var. Ama anlatıcı June olduğu için bu detaylara yeterince güvenmeli miyiz emin değilim. Çünkü olayları ahlaki sorumluluktan sıyrılmak isteyen birinden dinliyoruz ve bu da sürekli bir güvensizlik duygusu yaratıyor.
Kitabın arka kapağında şöyle bir cümle yer alıyor:
"Ancak kanıtlar ve gizemli bir Twitter hesabı June'un çalıntı başarısını tehdit ettikçe, June hak ettiğini düşündüğü şöhreti elinde tutmak ve bu korkunç sırrı tüm dünyadan saklamak için ne kadar ileri gidebileceğini keşfedecekti."
Bu cümle bende daha gizemli daha sürükleyici bir hikâye beklentisi yarattı. Ama bu beklenti bir karşılık bulmadı. Kitap bu "gizemli Twitter hesabı" meselesine yeterince alan tanımadı. Ne büyük bir ifşa yaşanıyor ne de sosyal medyadaki tehditler gerçek bir gerilim yaratıyor. Kitapta daha çok farklı zamanlarda ortaya çıkan küçük ve etkisiz gerilim anlarından oluşuyor diyebilirim. O büyük "sır açığa çıkacak mı?" heyecanı yer yer sönük kalıyor. Kitabın dili oldukça akıcı ve sade bir anlatımı var. Yormadan ilerliyor.
Bunların dışında kitap yalnızca bir edebiyat skandalını değil yayınevlerinin, editörlerin, sosyal medya kullanıcılarının ve hatta okuyucuların da dahil olduğu geniş bir sistemin çarpıklıklarını anlatıyor. Özellikle sosyal medyada hiçbir somut kanıt olmadan insanların nasıl linç edilebildiğini, ölüm tehditlerinin nasıl sıradanlaştığını, kişisel saldırıların nasıl hızla yayıldığını gösteriyor. Ve maalesef bu kısımlar kurgu değil. Twitter'da özellikle kültürel tartışmalarda ortaya çıkan tatsızlıklar insanı gerçekten tiksindirecek seviyeye ulaşmış durumda. Bence bu zehirli ortamlardan uzak durmak en iyisi. Özellikle Twitter'dan.
Bir diğer dikkat çekici nokta da yayınevlerinin sosyal medyayı nasıl kullandığı. Kitap, yazar, hikâye… Bunların nasıl "pazarlanabilir bir nesneye" dönüştüğünü, içeriğin değil görünümün ön planda olduğu bir sistemde edebiyatın nasıl metalaştırıldığını gösteriyor. Gerçekten iyi olan mı parlatılıyor, yoksa iyi gösterilene mi iyi deniliyor? Bu ikilemi hep yaşayacağız.
Sonuç olarak okunabilir. Ama asla abartıldığı kadar güçlü bir roman değil. Her yerde hakkında paylaşımlar yapılan, satılırken yanına defteri, çantası, rozetleri eklenen bir kitaptan daha fazlasını beklemem gayet normal. Hatta bu pazarlama çabalarının kendisi bile insana işin içinde bir abartma olduğunu düşündürüyor. Bu yüzden kitabın bu kadar parlatılmış bir dış yüzeyinin, içeriğiyle bu kadar zayıf bir şekilde örtüşmesi beni şaşırtmadı.
Ve benim şöyle bir önyargım var: Eğer bir kitap birdenbire çok popülerleştiyse, orada bir bit yeniği vardır. Sarı Yüz'de bu önyargının boşa olmadığını hissettiren bir örnek oldu diyebilirim. Çünkü kitap boyunca bazı kitapların neden durmadan öne çıkarıldığını, bazı güçlü eserlerin ise sessizce geçiştirildiğini çok net görebiliyorsunuz.
Yayıncılık dünyasına ve sosyal medyanın kültürel dinamiklerine ilgi duyuyorsanız okuyabilirsiniz. Ancak, sürükleyici bir gerilim ya da derin bir gizem romanı bekleyenler için hayal kırıklığı yaratacaktır.