·276 syf.··Beğendi
···Okunma: 18 Temmuz 2025 00:00 "LAZARUS"
"Ölümle ilgili kafamdan küçüklüğümden beri çıkmayan bir olgu vardı. Ölümü, kocaman siyah bir örümcek olarak düşünüyordum. Ve insanın öldüğü zaman bur örümcek tarafından yenildiğini..."
Bazı hikâyeler vardır…
Okuduğunuz anda durursunuz.
Bir şey ciğerinizi sıkıştırır.
Ve fark edersiniz: Bu yalnızca bir karakterin değil, belki de sizin hikâyenizdir.
Doğacan Silivri'nin kaleminden dökülen bu çarpıcı anlatı, sadece ölümle yüzleşen bir adamın değil, içsel cehenneminden geçip yeniden doğmaya çalışan herkesin yankısını taşıyor. Ve hikâyenin tam merkezinde yankılanan o soru:
“Sevdiklerimiz için her şeyi yapmayacaksak yaşamanın ne anlamı var ki?”
Lazarus, kökeni İbraniceye dayanan, Yeni Ahit’te İsa tarafından ölümden diriltilen Beytanyalı Lazarus’un hikâyesine atıfta bulunan güçlü bir kelime. Bu nedenle günümüzde bu isim, sadece bir dirilişi değil; aynı zamanda büyük bir felaketten etkileyici biçimde kurtulmayı, yeniden doğmayı temsil eder.
Yazar, bu güçlü metaforu alıp kendi kurgusal evreninde çarpıcı bir karakter üzerinden, bağımlılık, ölüm ve yaşam temalarını iç içe geçirerek bizlerin kalbine işliyor. "Lazarus", yalnızca bir ölüm-kalım hikâyesi değil, insanın kendini yeniden inşa edişinin romanı.
Derviş Dertlioğlu, toplumun kıyısında sıkışmış, uyuşturucu ve alkol bataklığına saplanmış, ne kendine ne hayata inancı kalmış bir adam.
Bir gün iş yerinde yaşanan olay sonucu alnının ortasından vurularak ölür. Ama ölüm onun için bir son değil, bir dönüm noktası olur.
Çocukluk kâbusu olan dev bir siyah örümcek, karşısına çıkar ve ona ikinci bir yaşam hakkı tanır. Ancak bu sefer hayat, onun için kefareti ödenmesi gereken bir borç gibidir.
Derviş’in hikâyesi, içsel şeytanlarıyla yüzleşme, geçmişin yaralarını sarmaya çalışma ve sevdiklerinin uğruna yeniden insan olmaya çabalama sürecidir.
Bağımlılıklarla boğuşurken işlediği suçlar, ölümle dansı ve vicdanıyla verdiği savaş, okuyucuyu karakterin ruhuna doğru sarsıcı bir yolculuğa çıkarıyor.
Ve o yolculukta, bazen bir kadının sesi yankılanıyor:
“Sen kimsin?”
Canan, Derviş’in varoluşunu sorgulatan bir ayna gibi. Ona yöneltilen bu soru, bizlerin de kendimizi sorgulamamıza sebep oluyor.
Kitap boyunca, Derviş’in ruh dünyası iki uçta gidip gelen melodilerle anlatılıyor.
Arabesk ile rock’ın buluştuğu bir içsel senfoni gibi…
Müslüm Gürses’in acı dolu ezgileriyle David Bowie’nin evrensel yalnızlığı, Derviş’in parçalanmış ruhunu tamamlıyor.
Yazar, müziği sadece bir arka plan değil; karakterin iç sesinin bir ifadesi olarak ustaca kullanmış.
Yazar, bağımlılığı yalnızca bir zayıflık değil, bir kırılma noktası olarak ele alıyor.
Her bir çöküş, karakterin geçmişine giden bir kapı aralıyor.
Sevdikleriyle arasındaki mesafeyi, kendi içinde kaybettiği “ben” ile olan savaşını gözler önüne seriyor.
Ama umut, o en karanlık yerde bile bir kıvılcım yakar.
Ve bazen sadece bir insan –bir Canan belki– gözlerinin içine bakar ve seni orada gerçekten görür.
Bu kitap; bağımlılıkla savaşanlara, umutsuzluktan kurtulmak isteyenlere, bir şans daha arayanlara ithaf edilmiş.
Derviş’in hikâyesi, kendi şeytanlarıyla savaşan herkesin hikâyesi.
İntiharı düşünen birinin bir cümlede yeniden hayata tutunabileceğini gösteriyor.
Ve her zorluğun sonunda umutla örülmüş bir ışık hüzmesi olduğunu fısıldıyor.
Bağımlılıkla mücadele eden bir adamın gözünden, yaşamanın, sevdiklerimiz için savaşmanın ve yeniden başlamanın ne demek olduğunu öğreniyoruz.
Eğer yaşamın kıyısında duran bir ruhun, karanlıktan ışığa doğru yürüyüşünü okumak istiyorsanız,
'Lazarus' tam size göre.
Çünkü bazı insanlar ölür…
Bazılarıysa yeniden doğar.
Derviş’in hikâyesi, bir tokat gibi.
Sessizce ama sarsıcı biçimde hatırlatıyor:
Yaşam, yalnızca nefes almaktan ibaret değil.
Yaşam, sevdiklerimiz için, kendimiz için, yüzleştiğimiz karanlık için yeniden kalkabilmeyi seçmektir.
Ve evet…
Eğer sevdiklerimiz için her şeyi yapmayacaksak,
O zaman neden yaşıyoruz ki?
Kitapla Kalın.