* Spoiler içerir*
Romanda baş karakterimiz Bünyamin'in başından geçenler daha detaylı anlatılsa da onun dışında tahminimce yaklaşık 10 kişinin ve hatta bir maymunun yaşam öyküsü de anlatılmış. Pek çok karakterin hikayesine yer verilmesi romanı çok katmanlı yapmakta ve bu bazı okuyucuların romanı takip etmesini zorlaştırmış. Ancak bu benim oldukça hoşuma giden bir durum oldu çünkü insanların hayatlarının nasıl hiç beklenilmediği gibi evrilebileceği ve toplumun çok farklı kesimlerinden insanların zaman içerisinde değişen durumlarını öğrenmek benim hayata daha geniş bir perspektiften bakmamı sağladı.
Bazen hayatı biraz daha geriden seyretmenin ve birbirinden alakasız gibi görünen parçaları daha uzaktan baktığımızda bir bütün gibi görebilmenin benim anlayışımı arttırdığını düşünüyorum. Büyük resmi görmek olarak tabir edilebilir belki anlatmak istediğim eylem. Sadece baş karakterin hayatını okumuş olsaydım belki sadece birkaç şey öğrenecektim ama pek çok karakteri seyretmek daha çok şey öğrenmeme sebep oldu. Dediğim gibi kendi hayatım için de böyle bakıyorum zaman zaman. Sadece kendim deneyerek yanılarak öğrenirsem elbette daha etkili öğrenirim ama öğrendiklerim çok kısıtlı olur çünkü hayatım kısa. Neden başkalarının tecrübelerinden de ders çıkarmayayım ki? İşte bu yüzden
"Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım.." diyen şaire tam olarak katılamıyorum.
Bu arada kitapta da Bünyamin'in babası Uzun İhsan Efendi oğluna tam da bu şairin dediğine benzer bir şey diyordu :D Uzun İhsan Efendi biraz daha hayatı geriden seyreden ve maceralara atılmaya cesaret edemeyen birisiydi ve bu yüzden oğlunun bir maceraya çıkmasına izin vermişti.
"Uzun İhsan Efendi, Dünya'nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kur'an'ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şehadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünya'ya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk bu dünyanın şahidi olmaktı."
Çok sevdiğim iki arkadaşımla "Hangi kurgusal evrende hangi karakter olmak istersin?" sorusunu tartışıyorduk. Hangi romana, hangi hikayeye baksak baş karakterler hep sıkıntılı hallerdeydi, çabalamak ve savaşmak zorundalardı. Yoksa o kurgusal hikaye ilgi çekici olmuyordu. Bunları görünce hiçbirimiz bir baş karakter olmak istemedik önce ama sonra başkalarının ve kendimizin hayatlarına bakınca zaten neredeyse çoğu insanın bir mücadele ve çaba vermesi gereken bir hayatı olduğunu gördük. Ben ve arkadaşlarımın hayatları da öyleydi. Hepimiz doğal olarak daha rahat ve çabasız bir hayat isteriz ama çaba ve emek olmadan, zorlanmadan yaşadığımız hayatlarımız daha sıkıcı olurdu. Zor olsa da en azından hayatımız eğlenceli hıh! (Ama bu düşüncelerimi bir avuntu gibi kullanmak istemiyorum. Ben gerçekten de şükretmek istiyorum hayatım için). Yazım daha ciddi başlamıştı ama sonlara doğru daha farklı bir üsluba geçtim. Komposizyon bütünlüğünü falan önemsemiyorum. Birileri okumuş mudur buraya kadar bilmiyorum. Ama okunsun diye de yazmıyorum. Okuduğum kitapları yıllar sonra unutuyorum. Eseru unutmamak için üzerine düşünüp yazıyorum.
Neyse kitap hakkında başka söylemek istediklerim de var. Sürekli bir "plot twist" çıkması merakımı diri tuttu. Haylaz Alibaz'ı Maymun Müşteri'yi, Bünyamin'i çok sevdim. Ebrehe korkunç olsa da kitaptaki sohbetlerin kalitesini arttırdığını düşünüyorum. Ayrıca İhsan Oktay Anar'ın romandaki her şeyi düz bir zaman çizgisinde ve eksiksiz bir anlatım yerine daha karmaşık, çok katmanlı ve kasten bazı bilgilerin okuyucudan saklanmasını çok sevdim. Bu sayede biz okuyucularının kimi zaman şaşırmasını kimi zaman aynen baş karakter gibi olayları anlamlandıramamasını sağladı. Bu da benim kitapta yaşanılanları adeta içindeymişim gibi hissetmeme yol açtı.
Tabii kitabın son bölümünde her şeyin neden Uzun İhsan Efendi'nin zihninde yaşandığını anlamış oldum. Uzun İhsan Efendi, Descartes'ın "Düşünüyorum öyleyse varım" düşüncesine katılmıyordu. "Düşündüğüm için siz varsınız" gibi bir şey diyordu. Mesela yolda önüne çıkan bir fıçının, o düşündüğü için oraya geldiğini düşünüyordu. Buna tüm roman boyunca anlam verememiştim ama Bünyamin'in başından geçenlerin hepsinin Uzun İhsan Efendi'nin rüyası olduğunu öğrenince bir rüya için bu görüşün doğru olduğunu kabul ettim. Ancak uyanıkken böyle bir gerçek yok tabii. Ama şu konuda da eleştiri getirilebilir: Herkesin kendi algısından doğan birbirinden farklı gerçekliği var. Ancak burada benim vurguladığım şey "uyaran" ile "algı"nın bir olmadığı. Uyaranı biz yaratmayız (bu da "manifesting"e kendimce getirdiğim bir eleştiri). Ancak uyaranı nasıl algılarsak bizdeki biçimi öyledir.
Aslında tüm hikaye bir babanın rüyasındaki oğluna en büyük hediye olan Dünya'ya şahitliği vermesi üzerineydi. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya'nın şahidi olmaktı. Puslu Kıtalar Atlası