Gönderi

9/10
·445 syf.··
Beğendi
·
2025 34. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 24 Temmuz 2025 13:53
Bir sabah gözlerini açarsın ve etrafına bakarsın. Hiçbir zincir yok bileğinde. Parmaklıklar yok. Gardiyanlar yok. Ama yine de çıkamazsın. Çünkü seni gözeten gözler gözle görünmez; ve sen, çoktan onlara göre yaşamayı öğrenmişsindir. Yüzüne her gün bir “normal” maskesi geçirilir; çok konuşma, çok gülme, çok susma, çok sorgulama… Türkiye’de yaşam, duvarı olmayan bir hücrenin içinde süre giden terbiye edilmiş bir hayattır. Burada otorite kalın duvarların arkasında değil, apartman toplantılarında, okul müfredatında, Twitter’da RT edilen linçlerde, toplu taşıma anonslarında, mahalle bakkalında, hatta annenin bakışlarında bile vardır. Disiplin toplumu sadece kurumlarda değil, kültürün içinde nefes alır. Devlet sadece Ankara’da değildir; artık mutfağında da oturur, yatağının ucunda da bekler. Sınıf sıralarında başlayan hizaya sokulma pratiği, Türkiye’de ilk tokadı öğretmenden yemekle başlar. “Adam ol!” diye haykıran eğitim sistemi, adam olmanın ne olduğunu hiçbir zaman açıklamaz. Ama öğretir. Bedene, sese, bakışa, ete, eteğe karışarak öğretir. Birey yetiştirmez, biat eder “vatandaş” üretir. Eleştiren değil, ezberleyen. Görünen değil, saklanan. Var olan değil, razı olan. Hastane koridorlarında yıllarca bekletilmek “şükür” ile ödüllendirilir. Sıra sana gelince değil, razı oldukça iyileşmen beklenir. “Devletin elinden gelen bu” cümlesi, iktidarın en büyük mazereti değil, topluma öğretilmiş en derin boyun eğiştir. Çünkü burada ceza artık kırbaçla değil, ihmalle verilir. Gözünün önünde adaletsizlik olur ama “sessiz kalırsan başına bir şey gelmez” denilir. Bu ülke, görünmez bir hapishanenin prototipidir. Mahalle baskısı burada bir deyim değil, bir güvenlik politikasıdır. Televizyon ekranlarında bitmeyen sabır telkinleri, dış güçler anlatıları, hedef gösterilen akademisyenler, fişlenen öğrenciler, basılmayan kitaplar ve açılmayan davalar… Hepsi aynı mimarinin duvarlarıdır. Penceresiz ama hep izleyen. Foucault’nun dediği gibi: Modern iktidar artık bedenleri cezalandırmaz. Onu sınıflandırır, analiz eder, ıslah eder. Türkiye’de bu ceza daha sinsidir; seni itibarsızlaştırarak, susturarak, unutturur. Gösterilmezsin. Var olsan da yankılanmazsın. Kimlik kartını verirler sana, ama seni sen yapan ne varsa sistemden silerler. “Aile yapısına uygun ol”, “ahlaka aykırı olma”, “yüzünü gösterme, sesini çıkarma.” Birey olman istenmez. İstenen şey: gözetleyenin gözüne yakışan bir gölge olmandır. Ve tuhaf olan şu ki, bu sistem çalışır. Çünkü sen artık kendi gardiyanını kendin taşırsın. Ne kadar sessiz kalman gerektiğini ezbere bilirsin. İçinden geçenleri sansürlersin, çünkü sansür dışarıdan değil, içeriden gelmektedir. Bu ülkede insanlar artık düşünceyi yüksek sesle söylemeden önce odanın içindeki yüzleri tarar. Konuşmadan önce arkasına bakar. Güvende olmak, doğru olmaktan daha önemlidir. Çünkü modern ceza, artık suç işleyene değil, sistem dışı olana verilir.
Hapishanenin DoğuşuMichel Foucault · İmge Kitabevi Yayınları · 20131,381 okunma
··
1.277 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.