İsimsiz anlatıcının sarmal anıları, insanın o tek yönlü hayatı üzerine monolog ve diyaloglarından oluşan roman bana kendimden çok da uzak olmayan yansımayı hatırlatıyor. Fasulye ayıklama bir nevi hayatımızın eylem-durum anlarına dair metaforunu veriyor. Polonya'da fasulyedir belleğin izini oluşturan. Memleketimde mısır üzüm, domates, buğday ve daha niceleriydi… Kır evinde yalnız yaşayan o bekçi adam gibi benim de çocukluğumda -hatta aile büyüklerimin çocukluğunda da- kimi zaman derin konuşmalar, kimi zaman günlük hayat dertleri, kimi zaman insanlara dair analizler olurdu. Herkes fasulye ayıklarken hayatını gözden geçirir ve meşguliyetlerine, yaşadıklarına liste oluştururdu.
Yazarın biyografik analizi sayılabilecek romanda savaşlar, travmalar, müziğin diri tutan etkisi, kitabın kapağında özellikle kendisine yer bulmuş şapka metaforu dikkat çekiyor aralıksız bölümlerde. Müzik teması altında seçilen saksafon enstrümanının düzensiz ritminin hatırlattığı imgeler, susmaya yenilen hüznün hissettirdiği duygular tarihin getirdiği netice olarak noktalanıyor. Kurgu ve olayların arasından sıyrılan, anlatıcıyı herkes gibi olduğuna ikna eden sorular ise en etkileyici tarafı romanın. Örneğin, “Özgür olduğu için mi astı kendini? Kendinden başka bir biçimde kurtulamaz mıydı?” sorularından önce özgürlük sözcüğünün içinde kendi inkarının saklı olduğunu itiraf ettiriyor insana. Devam ederek, “Hani vermek istediği anlamı imkânsız olduğu için veremeyen sözcükler var ya.” diyordu (s, 53). Başka bir yerde ise “Sizin siz olduğunuz konusunda hiç şüpheleriniz oldu mu? Benim tüm yaşamım boyunca oldu. Kendimi kendisi olduğunu bilen biri ve kendine yakınlık hissetmeyen bir başkası olarak içimde bölünmüş biri gibi hissetmişimdir hep. Diyelim ki, öleceğini bilen birine ve o olduğu fikrini